The Problematic Prince - 103. Bölüm (Türkçe Novel)

“Bu haberin gizli tutulması gerekmez miydi? Kamusal alanda yüzümü gösteremeyecek kadar büyük bir utanç duyuyorum.”
Genç hizmetçi kız bir iş için şehre gitmiş ve gözyaşları içinde koşarak geri dönmüştü. Haberi zaten bilenlerin iç çekişleri karşıladı onu.
“Başkaları tarafından ne kadar alay konusu edildiğimi ve aşağılandığımı hayal bile edemezsiniz. Büyük Dük konutunda çalıştığımı artık hiç kimseye söyleyemez oldum.”
Hizmetçi kız konuşurken nefes nefeseydi ve son kelime de ağzından dökülür dökülmez yeniden gözyaşlarına boğuldu. Son zamanlarda her sohbetin merkezinde, sırf bu skandal yüzünden Büyük Düşes yer alıyor gibiydi. Büyük Düşes’in, Kraliyet Ailesi’nin hilekar bir üyesi olduğu ifşa edilmişti.
“Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum.” dedi bir başka hizmetçi. “Artık arkadaşlarımla sosyalleşmem imkansız hale geldi. Prens’in itibarının en düşük olduğu zamanlarda bile durum hiç bu kadar kötü olmamıştı.”
“Tüm bunlardan doğan tek bir şanslı yön var aslında.” dedi diğer bir hizmetçi. “Dolandırıcılıkla dava edilmesiyle tam aynı anda Büyük Düşes’in hamilelik haberinin ortaya çıkması ne kadar da manidar, değil mi?”
“Prens için üzülüyorum, karısı hamile olduğu için şimdi ondan boşanamaz da. Görünüşe göre kadın onu da kendisiyle birlikte dibe çekecek.”
“Neden böyle düşünüyorsun? Prenses Gladys hamileyken ondan ayrılmıştı. O halde Büyük Düşes’in ne farkı var ki?”
Her bir yorumla birlikte odadaki gerilim daha da derinleşti. Büyük Düşes’i destekleyenlerin söyleyecek sözü kalmamıştı ve kadını savunmaya kalksalar bile, yapılan yorumlar sadece daha da iftira dolu bir hal alıyordu. Bu durumda herkes için sessiz kalmak en güvenlisiydi.
“Prens bu pisliği temizlemek için gece gündüz demeden gayretle çalışıyor, o ise hamileliği bir bahane olarak kullanıyor gibi. Tek yaptığı iyi beslenip iyi uyumak. Hiçbir utanç duygusu yokmuşçasına ne kadar rahat olduğunu hayal bile edemiyorum.”
Sanki bu aralıksız, iğneleyici alaylar onun adını zikretmeye yetmiş gibi, Büyük Düşes’in odasının servis zili çaldı.
“Onun her ihtiyacını ne kadar büyük bir gayretle yerine getirdiğimi görüyor musunuz?”
Bu alaycı sözlere hak veren grup bir anda kahkahalara boğuldu. Vakit öğlendi ve güneş parıldıyordu, serinletici bir öğle yemeğinin zamanı gelmişti.
*.·:·.✧.·:·.*
“Daha fazla yemelisiniz, Ekselansları.” dedi Bayan Fitz, yarı boş tabakları süzerek. “Bebeğin sağlığını düşünmek zorundasınız; Doktor Erickson son derece ısrarcıydı, çocuğunuzun sıhhati için yiyip dinlenmeniz gerekiyor.”
Erna ona boş gözlerle baktı ve onaylarcasına başını salladı. Kaşığını eline aldı ve yemeği zorla ağzına tıktı. Çiğnedi ve nihayetinde yuttu.
“Çok iyi yapıyorsunuz, Ekselansları.”
Yemeğinin sonunu da bitiren Erna, arkasındaki minder yığınına doğru tekrar yaslandı. Bayan Fitz ve Lisa kullanılan tabakları ve çatal bıçakları topladı.
Erna pencereden dışarıya, o yakıcı yaz öğleden sonrasına dik dik baktı. Kendini öylesine sıkışmış hissediyordu ki; sıcak yaz günleri, babasının dolandırıcılık davası ve hamileliği... Hepsi etrafını saran bir yılanın kıvrımları gibi hissettiriyordu. Adı, hiç olmadığı kadar ortalıkta meze ediliyordu.
Erna’nın aniden dışlanmasına yol açan bu dolandırıcılık davasının arkasındaki tüm hikayeyi çözmek hiç de zor olmamıştı. Babası Walter Hardy, bitmek bilmeyen finansal sıkıntılarla boğuşup durmuş ve en sonunda rüşvet karşılığında kızının adını satmaya yeltenmişti. İnsanları aldatma gayesiyle, kızının mührünü ve her şeyini kullanarak Büyük Düşes’in adına sahte bir mektup düzenlemişti. Kurbanların, bu işin failini Büyük Düşes sanarak yanılmış olmaları onların suçu değildi.
Erna, bu kadar sıcak bir günde bile hâlâ buz gibi olan ellerine masaj yaparken derin bir iç çekti. Öğleden sonra bir memurun kendisine bazı sorular sormak üzere ziyarete geleceği ona çoktan bildirilmişti.
Björn bu haberi ona geçen gece, derin bir bitkinlik barındıran bir ses tonuyla vermişti. Bu pisliği temizlemek için adamın ne kadar yorulmak bilmeden çalıştığının farkındaydı. Gözlerinin içine bakamamış, sadece başını sallamakla yetinmişti.
Adam bir süreliğine yatağının başında nöbet tutmuş, ardından tek bir kelime bile etmeden ayrılmıştı. Yatak odası kapısının açılma ve kapanma sesi zihninde epey bir süre çınlayıp durmuştu.
“Hamile olduğunu söylediler.” demişti adam. Belki de hayal gücünün bir oyunuydu ama ses tonunun her zamankinden daha kayıtsız olduğunu, sanki tamamen önemsiz bir şeyi soruyormuş gibi hissettirdiğini düşünmüştü. Erna sadece hafifçe başını sallayabilmişti. Adamın bu tepkisizliği karşısında neye uğradığını şaşırmıştı.
“Dinlen, Erna.” Ve sonra gitmişti.
Erna, kendisinin sadece ganimet bir eş olduğunu düşününce, Björn’ün onun hamile kalmasından ötürü mutsuz olup olmadığını merak etmekten kendini alamıyordu. Alternatif olarak, Pavel ile yaşadığı o ağız dalaşı ve kavga yüzünden hâlâ hırçın da olabilirdi.
Erna endişeyle onun dönüşünü beklemişti ama adam bir daha gelmemişti. O gece, yatağını onunla paylaşacağına dair verdiği sözü bozmuştu. İlk başta üzülmüş ve öfkelenmişti ama adamın yokluğunun ardındaki sebebi öğrendiğinde, onun adına büyük bir pişmanlık ve üzüntü duymuştu.
Babasının o pervasız açgözlülüğü sadece Büyük Düşes’in itibarını yerle bir etmekle kalmamış, aynı zamanda Björn’ün ve Kraliyet Ailesi’nin geri kalanının bir gecede alay konusu olmasına yol açan bir hadiseye sebebiyet vermişti. Onlara yöneltilen eleştiri ve alayların boyutu her geçen gün daha da artıyordu.
Her ne kadar soruşturma Erna’yı babasının işlerinden muaf tutup suçsuz bulmuş olsa da, bu durum o korkunç çileyi sona erdirmemişti. Ne de olsa Kraliyet Ailesi’nin gelini artık bir suçlu ve dolandırıcı olarak damgalanmıştı. Böyle bir şeye kim katlanabilirdi ki? Erna bile bunu kabullenmekte zorlanıyordu.
Daha doğru bir kelime bulamadığından, sadece utanıyordu.
Kendi toy ve saf halinden derin bir utanç duyuyordu. Björn’ün aşkını arzulayan ve mutlu bir hayatın hayalini kuran bir kız olarak, bunun gerçekte ne getireceğini hiçbir zaman tam olarak anlayamadığını fark etmişti. Yaşanan bu durum, ne kadar aymazca davranmış olduğunu gözler önüne sermişti.
Yanaklarından aşağı süzülen sıcak gözyaşlarını silerken Erna’nın parmakları titriyordu. Tam kapı sertçe çalındığında duygularını biraz olsun kontrol altına almayı başardı. Gelen Lisa’ydı ve yüz ifadesi oldukça kasvettiydi.
“Ekselansları, misafirleriniz var.”
Erna saati kontrol etti ve başını sallayarak yataktan kaydı, kısa süre içinde gelecek olan memur için kendini hazırladı.
*.·:·.✧.·:·.*
Bayle, Björn’ün uzun ve kararlı adımlarına yetişebilmek için bacaklarını çılgınca hareket ettirerek onu takip etti. Büyük Dük konutunun giriş salonuna alınmıştı. Sadece sanığın ifadesini almayı amaçladığı sıradan bir dolandırıcılık davası için bu, fazlasıyla abartılı bir güç gösterisiydi.
Prens Björn, bir avukat kalabalığının arasından Bayle’i bizzat seçmiş ve Büyük Düşes için dişli bir savunma ekibi kurmuştu. Bayle, Büyük Düşes’i hiçbir uç noktaya başvurmadan temize çıkarabileceğini öngören hukuki bir mütalaa sunmuştu ancak Björn bunu tamamen göz ardı etmiş ve kendi yöntemiyle ilerlemekte diretmişti.
Peki Björn’ün görmezden geldiği tek şey bu muydu?
Skandal karşısında halkın duyduğu öfke, Büyük Düşes’in emniyet müdürlüğüne bizzat gelmesini ve sonuçlarla doğrudan yüzleşmesini talep ediyordu. Kraliyet Ailesi’ne karşı olan cumhuriyetçiler de bu koroya katılmış, her gün ardı arkası kesilmeyen saldırılarla kadının kraliyet ayrıcalıklarını hak etmediğini ileri sürüyorlardı.
Bu, Kraliyet Ailesi üzerinde baskı kurmak ve Büyük Düşes’in çöküşünü hazırlamak için koordineli bir çabaydı. Sadık bir kraliyetçi olan Emniyet Müdürü bile halkın bu yoğun infiali karşısında bocalamış gibiydi ancak Prens Björn istifini hiç bozmadı.
Prens Björn, Büyük Düşes’in –özellikle de yeni öğrenilen bu hassas durumu göz önüne alındığında– halkın bu taleplerine maruz bırakılmaması gerektiği konusundaki inancını kararlılıkla korudu. Bunu Emniyet Müdürü’ne de net bir dille aktararak, karısının sağlığının her şeyden önemli olduğunu, maruz kalacağı herhangi bir yersiz stresin hem Erna’ya hem de bebeğe zarar verebileceğini belirtti. Erna’nın başına bir şey gelmesi durumunda sorumluluğu üstlenmesi için Emniyet Müdürü’ne meydan okudu ve savunma ekibine olan güveninin tam olduğunu vurguladı.
Kim ne derse desin, Prens sürekli aynı iddiayı tekrarlayıp durdu. Bu eylemleri yüzünden maruz kaldığı eleştiriler oldukça çok ve barizdi; onu Prenses Gladys’ten olan oğluna karşı vicdansız bir baba olmakla, ancak şimdi bir suçlunun rahmindeki çocuğu el üstünde tutmakla suçluyorlardı. Prens ise inatçılığını sürdürdü ve bunların hiçbirine kulak asmadı.
Günün sonunda, vahşi kurt kazanmıştı.
Büyük Düşes ne kadar zavallı bir duruma düşerse düşsün, içinde taşıdığı çocuk Prens’in bebeği ve Kral’ın torunuydu; bu yüzden hiç kimse ona zarar vermeye cüret edemedi.
Prens Björn’ün boyun eğmez iradesi, sadece halkın değil, aynı zamanda Kraliyet Ailesi’nin ve üst düzey yetkililerin de onaylamazlığına ve öfkesine rağmen sarsılmadan devam etti. Bu durum, kendi içinde neredeyse bir çılgınlık sınırındaydı.
Björn, Bayle’e bekleyen tüm sorunları çözmesini emretmişti. Bu emir, avukatın sırtından aşağı bir ürperti gönderecek kadar büyük bir ağırlık taşıyordu. Björn, karısını ilgilendiren gelecekteki tüm sorgulamaların ve yüzleşmelerin önünü daha başlamadan kesmek istiyordu.
Bayle, Büyük Düşes’in beklemekte olduğu kabul salonuna doğru ilerledi. İçgüdüsel olarak sessiz bir iç çekiş koyuvermekten kendini alamadı. Kadını savunmak son derece kolay bir işti ancak Prens ile uğraşmak kesinlikle öyle değildi.
Büyük Düşes’in el yazısının incelenmesi bile, kurbanı yanıltan mektupları onun göndermediğini ortaya çıkarmak için fazlasıyla yeterli olacaktı. Ayrıca Walter Hardy tarafından kullanılan mührün de Büyük Düşes’e ait olmadığı anlaşılmıştı.
Buradaki esas bilmece, Büyük Düşes’i temize çıkarmanın doğrudan babası Walter Hardy’yi bir suçlu konumuna düşürecek olmasıydı.
Suçun niteliği öylesine açık ve iğrençti ki, en başarılı avukat bile bunu savunmakta zorlanırdı. En kötü senaryoda, Kral’ın dünürü dolandırıcılık, Kraliyet Ailesi’ne hakaret ve kendi kızını satmaya yeltenmekten ötürü ahlaki düşüklük suçlamalarıyla hapse atılacaktı.
Björn, hukuk ekibinin argümanlarını dikkatle dinlemiş ve ardından ayaklarının altındaki zemin kayıp gitmiş gibi hissettiren bir yanıt vermişti. Hiç kimse o huzursuz sessizliği bozmaya cüret edememiş, sadece Prens’in purosunu tüttürmesini izlemişti.
Björn onlara, “Walter Hardy’ye odaklanmayın, o dikkate alınmayacak.” demişti. “Bunun yerine, sadece karımı savunmaya konsantre olun.”
Björn, Büyük Düşes’i savunmak uğruna canını ortaya koyacak bir adam gibi davranıyordu, bu durumda Bayle’in ne gibi bir seçeneği olabilirdi ki?
Adamın Büyük Düşes’ten boşanmaya ya da kendini bu pislikten uzaklaştırmaya hiç niyetinin olmadığına dair en ufak bir şüphe yoktu, zaten bu zavallı kızı kaderine terk etselerdi durumu nasıl idare edebilirlerdi? Bayle bu soruya yeterince makul bir cevap bulamıyordu.
Koşullar göz önüne alındığında, Kraliyet Ailesi’nin ve halkın, hüküm giymiş bir suçlunun kızının unvanını ve konumunu korumasına asla izin vermeyeceği aşikardı. Prens’in dik kafalı ve sağı solu belli olmaz biri olarak bilinen itibarı düşünüldüğünde, kendi gerekçeleri olması muhtemeldi ve bunu sadece kabul etmek en kolayı olabilirdi.
Kabul salonunun kapısına yaklaşırlarken Bayle derin bir nefes aldı. Kapı gıcırdayarak açıldı ve uğrunda çokça çaba sarf ettikleri Büyük Düşes’i gözler önüne serdi. Ona bakan Bayle, savunmalarının temel noktasını kendine bir kez daha hatırlattı.
Tek odak noktaları önündeki bu küçük kızı savunmak ve kurtarmaktı, Walter Hardy ise asla bir kriter değildi.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder