Predatory Marriage - 39. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

Leah, zihnini bulanıklaştıran o sözleri dinlerken üzerine buzlu su dökülmüş gibi hissetti, sanki canlı bir kabusun içine hapsolmuştu. Kontrolünü kaybetmeye başlayan hantal vücuduna hükmetmek için çabalarken nefesi titredi.

“İlaç mı?.. Ne... demek... istiyorsun?”

Onun sadece kendisiyle eğlendiğini, günün bu erken saatinde çok sarhoş olduğu için saçmaladığını umut etse de, gerçeğin bu kadar nazik olmadığını biliyordu. Bugün başına gelecek belaların bir sonu yok muydu?

Byun Gyeongbaek bu soru karşısında kuru bir kahkaha attı. “Ah, saf ayağına yatıyoruz demek.” diye mırıldanırken parmaklarıyla çenesini sertçe kavradı. Dokunuşunun verdiği acıya rağmen Leah çığlık bile atamıyordu. Dili dahil tüm vücudu kurşunla dolmuş gibi ağırlaşmıştı, uzuvları iş birliği yapmayı reddediyordu.

“Prenseslik statün yüzünden sana nazik davrandım.” diye tısladı adam, “Ama sen bana bir sürtük gibi davranarak karşılık verdin.” Öfkeyle çenesini sarstı. “O vahşiyi görünce aklını kaçırdığına şahit oldum, sana dokunulmadığından nasıl emin olabilirim?” diye fısıldadı.

Dudaklarını yaladı, küstah bir ifadeyle ona baktı ve kulağına fısıldamak için iyice yaklaştı.

“Görünüşe göre bunu kendim görmem gerekecek.” Leah hareket etmeye çalışırken içine soğuk bir dehşet doldu. Adamın elini boynuna götürüp parmaklarını aşağı kaydırdığını, elbisesinin yakasını kavrayıp aşağı doğru çekiştirmeye başladığını izledi.

Çaresizlik içinde gözlerini sımsıkı kapattı. Kendini hiç bu kadar aptal hissetmemişti. Onu itmek, ondan mümkün olduğunca uzaklaşmak istiyordu ama yapabildiği tek şey dokunuşları altında titremekti. Yardım çağıramadan hıçkırıklarını yuttu. Elbisesinin gevşediğini, onu bir arada tutan kurdelenin yere düştüğünü hissetti. Adam daha da yaklaştı; tiksintiyle ürperirken onun sıcak nefesi çıplak tenine çarptı.

Tam o sırada görüşü karardı. Zihninin derinliklerinde, çevresinde yankılanan sarhoş kahkahaları duyabiliyordu. Bu sesler Byun Gyeongbaek’i duraksattı; gürültünün kaynağını görmek için arkasına baktı.

İşte o an Leah hareket kabiliyetini geri kazanmaya başladı. Tüm gücünü kullanarak adamın ayağına sert bir darbe indirdi; topuğunu o kadar büyük bir basınçla bastırdı ki, Byun Gyeongbaek bir çığlıkla geri çekildi ve sendeleyerek yere yığıldı.

“Seni sürtük!” diye tısladı ona.

Leah bir saniye bile beklemedi, giysilerini göğsüne bastırarak koşmaya başladı. Byun Gyeongbaek arkasından küfürler savurarak peşine düşmek için doğrulmaya çalışıyordu.

Vahşi dallar narin tenini çizip geçerken Leah acıyla yüzünü buruşturdu. Koşarken bir yerlerde ayakkabılarını kaybetmişti, şimdi ayakları çivili bir zeminde yürüyormuşçasına sızlıyordu. Sarkan tüllere takılıp düştü ama hemen kalkıp ziyafet salonuna doğru yöneldi.

Etrafına çılgınca bakındı, fısıltılı bağırışlar duyunca gizlendi. Bir göz attıktan sonra görünmemek için geri çekildi ve elini ağzına bastırarak nefesini kesti. Çalılar onu mükemmel bir şekilde gizlemişti, yaprakların arasından baktığında Byun Gyeongbaek’in hizmetçilerinin onu aradığını gördü. Neyse ki onu bulamadan aramaktan vazgeçip başka bölgelere bakmak için oradan ayrıldılar. Leah rahatlamayla omuzlarını düşürdü, sakinleştirici nefesler alarak etrafına baktı.

Bahçe bir labirent gibiydi. Gücünü topladığında saklandığı yerden doğruldu ve bahçenin kuytu köşelerine daldı. Kolları ve bacakları acıyordu, oturup dinlenmek istese de yapamazdı. Byun Gyeongbaek’ten kaçmak her şeyden önemliydi.

Ancak attığı her köşe, döndüğü her sapak bir çıkmaz sokaktı. Gidecek yolu kalmadığında, sanki eğlence için avlanan bir avmış gibi hissetmeye başladı. Bunun nasıl biteceğini görebiliyordu: Hizmetçiler onu yakalayıp Gyeongbaek’e götürecekti. Ailesi, adamın niyeti ne kadar aşağılık olursa olsun hiçbir şey yapmayacaktı. Aristokratlar ise sadece kenara çekilip dedikodu yayacak, durumunun ne kadar acıklı olduğuna dair bahaneler üreteceklerdi.

Kimse onu korumayacaktı. Kimse ona yardım edemeyecekti. Eğer bedenini feda etmesi gerekiyorsa, en azından bu konuda bir seçimi olmalıydı. Böyle değil. Byun Gyeongbaek’e bu şekilde boyun eğmek istemiyordu.

“Bekle! Onu görüyorum!” Bir haykırış birilerinin geldiğini haber verdi. “O tarafta!”

Yeniden koşmaya başladığında burnuna serin ve tatlı bir koku çalındı, kalan son gücünü bacaklarına verdi. Zihni ona bu kokuya doğru gitmesini söylüyordu, burnunun dikine gitti ve bunun bir kurtuluş olmasını umdu.

Çalıların arasından hışımla geçtiğinde bulutların karardığını ve ayın üzerine vurduğunu gördü. Ama gece gökyüzü sadece kapana kısılmışlık hissini artırıyordu. Nefesi daralırken etrafındaki hava inceldi.

Sonra sanki bir taze hava patlaması gibi; ağaca rahatça yaslanmış, sigarasını tüttüren bir adam gördü. Leah’nın hıçkırığıyla adam onun varlığını fark etti ve üzerine doğru atılan kadına şaşkınlıkla baktı. Leah, hayatı ona bağlıymışçasına adama sarıldı.

Gözyaşları yüzünden aşağı süzülürken göğsüne yaslanıp hıçkırdı. Adamın sıcak elleri korumacı bir tavırla onu sardı, darmadağın olmuş saçlarını okşadı. Leah sonunda başını kaldırıp geri çekildi.

Güvendeydi.

“I-Ishakan.” diye kekeledi, gözyaşları yeniden boşalırken. Çaresizlik içinde sadece onun adını sayıklayabiliyordu. Patlamak üzereymiş gibi hissediyordu; göğsü, kolları, ayakları, başı... her yeri canını yakıyordu.

Yorumlar