The Forgotten Field - 6. Bölüm (Türkçe Novel)

the-forgotten-field

Taren Hanesi'nin kalesinden ayrılıp imparatorluk sarayına adım atalı henüz on beş gün bile olmamıştı.


Annesi, kızının adının nihayet imparatorluk soy kütüğüne yazılmış olmasından dolayı sevinçten havalara uçuyordu ancak Thalia, bu bilmediği yabancı yere gelmiş olmaktan sadece nefret ediyordu.


Senevier’in tüm dikkati sarayı sil baştan dekore etmeye yoğunlaştıkça Thalia’nın içindeki o kaygı daha da katlanılmaz bir hâl alıyordu.


Annesinin ona anlattıklarının aksine, imparatorluk sarayı sadece kasvetli ve ürkütücü bir yerdi.


Gittiği her yerde sivri bakışlar onu takip ediyor, ona hizmet edenler ise Taren Hanesi'nin hizmetçilerinden bile daha soğuk davranıyorlardı.


Kendini gidecek yeri olmayan, kaybolmuş bir çocuk gibi hissediyordu.


Bu yüzden ne zaman fırsat bulsa gizlice odasından tüyer, ayrı sarayın yakınlarında avonak adımlarla dolanırdı.


Özellikle arka bahçenin oralarda çok vakit geçirirdi fakat Senevier, eski imparatoriçenin izlerini sileceğini söyleyerek kaledeki her bir çiçeği ve ağacı kökünden söktürdüğü için bahçe tam bir savaş alanına dönmüştü.


En azından ana saray ile ayrı sarayın girişlerindeki boşluklar gül ağaçları ve rengarenk, görkemli çalılarla birer birer doldurulmaya başlanmıştı ancak peyzaj çalışmasının henüz bitmediği arka bahçede sadece darmadağınık saçılmış toprak yığınları duruyordu.


Neyse ki bu yüzden oraya kimse uğramıyordu.


Thalia, insanların fısıltılarından ya da can yakan dik bakışlarından ne zaman bunalsa, o harabeye dönmüş arka bahçenin bir köşesinde öylece boş boş vakit geçirirdi.


O gün de, saçını yapacağını söyleyip sivri bir tarakla kafa derisini hoyratça deşen o çekilmez dadıdan ve hizmetçiden kaçmak için ayrı sarayın arka bahçesine çıkmıştı.


Öğle vakti bastıran yağmur yüzünden bahçede tek bir işçi bile görünmüyordu.


Thalia, kimsenin olmadığı o bomboş arka bahçenin bir köşesine çömeldi ve aralıksız düşen yağmur damlalarını saatlerce izledi.


Ne kadar süredir orada öylece duruyordu bilmiyordu.


Bir yerlerden kulağına küçük, cılız bir cıvıltı sesi çalındı.


Şaşkın bir ifadeyle bir an etrafına bakındıktan sonra, Thalia sicim gibi yağan yağmurun altında ıslanmayı zerre umursamadan, sanki bir şey onu çekiyormuşçasına kalenin dış sınırına doğru ilerledi.


Daha o sabah kocaman, çok güzel bir ağacın durduğu yerde şimdi sadece derin bir çukur kazılmıştı.


Thalia o yüksek toprak yığınına yaklaştı ve aşağıya doğru baktı.


Küçük bir kuş çamurun içinde debeleniyor, acı acı ötüyordu.


Ağaçtan mı düşmüştü?


Kuş, her an ölecekmiş gibi son derece zavallı görünüyordu.


Ağır yağmur damlaları onun sırılsıklam olmuş kahverengi gövdesine acımasızca vuruyor, katranı andıran koyu kırmızı çamur pıhtıları kemikli bacaklarını ve hırpani kanatlarını yapış yapış yutuyordu.


Kuşun o ısrarcı çığlıkları da bir süre sonra yerini hafif bir titremeye bıraktı.


Thalia dizlerini büküp bu manzaraya sessizce baktı, ardından farkında bile olmadan çukurun içine bir adım attı.


Bu yaptığı çok aptalcaydı.


Her ne kadar dikkatli basmaya çalışsa da, yağmur suyuyla tamamen ıslanıp bataklığa dönmüş olan toprak, ayakkabısını bir anda yutuverdi.


Ayağını kurtarmak için gövdesini yana doğru büktü. İşte tam o anda dengesini kaybetti ve çamurun içine yuvarlandı.


Bir su birikintisine balıklama dalmış gibi düşen Thalia, dudaklarının arasından sızan o çiğ çamur kokulu suyu hissedince kafasını sinirle salladı.


Dadısının onun için yeni diktiği yeşil elbise darmadağın olmuş, çamur o özenle örülmüş saçlarına bile bulaşmıştı.


İçinde büyük bir öfke dalgası kabardı.


Ayağa kalktı ve kısık sesle lanetler savurdu.


'Bir kuş kimin umurunda ki? Boşu boşuna böyle bir aptallık yaptım...'


Söylenerek çukurdan tırmanmaya çalışırken, o cılız cıvıltıyı yeniden duydu.


Öyle zayıftı ki dikkatli dinlemeyen biri asla fark edemezdi ama Thalia’ya sanki o kuş avazı çıktığı kadar çığlık atıyormuş gibi geldi.


En sonunda, o siyah çamur birikintisinin içinde birkaç adım daha attı.


Ardından, çamurlu suyun içine gömülmüş hırpani kahverengi bir kanat ve cansızca yana düşmüş küçük bir kafa gördü.


'...Çoktan öldü mü yoksa?'


Yavru kuşu dikkatli elleriyle avucunun içine aldığında, suyla ağırlaşmış o minik gövdenin hafifçe nabız gibi attığını hissetti.


Hâlâ yaşıyordu.


O ılık gövdeyi iki elinin arasına alıp üzerine sıcak nefesini üfledi.


Cansızca sarkan kuş, o küçük kahverengi gagasını açıp kapattı ve kemikli kanatlarını acı acı çırptı. Yaşamak için resmen ecel teri döküyor gibiydi.


Onu izlerken, Thalia’nın göğsünde bir yerler acıyla sıkıştı.


Bunun nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordu.


Yaşadığı yeri kaybetmiş, annesi tarafından terk edilmiş ve çamurun içinde can çekişirken ellerine sığınmış bu yavru kuşun, onun kalbini neden bu kadar sızlattığına anlam veremiyordu.


Kuşu elleriyle şefkatle sardı ve boynunun altındaki en sıcak yere, göğsüne bastırdı.


Sonra çaresiz gözlerle, kaygan çamurdan oluşmuş o dik yamaca doğru baktı.


Gittikçe şiddetlenen yağmur damlaları yüzünden toprak yığını iyice yumuşamıştı.


Denemek için birkaç adım atmayı öngördü ama yukarı yürüyerek çıkması imkansız gibi görünüyordu. Buradan kurtulmak için bir hayvan gibi dört nala çamurun üzerinde emeklemesi gerekecekti.


Thalia dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.


Ne binbir emekle kurtardığı o minik kuşu orada bırakabilirdi ne de bir prenses olarak asaletini ayaklar altına alıp bir başıboş hayvan gibi çamurda emekleyebilirdi.


Bu yüzden Thalia, çiseleyen o soğuk yağmurun altında öylece hareketsizce kalakaldı.


İşte tam o andı.


Sis gibi çöken o soluk yağmurun arasından bir çocuk belirmişti.


Tıpkı rahiplerin giydiği cüppelere benzeyen siyah bir pelerin giymişti, boyu oldukça uzundu ve pelerinin kapüşonunu kafasına kadar iyice çekmişti.


Ancak Thalia, yağan yağmurun o beyaz perdesinin arkasından bile çocuğun soluk mavi gözlerinin nasıl parıldadığını net bir şekilde görebiliyordu.


Korkunç derecede güzel gözlerdi.


“Orada ne yapıyorsun?”


Mavi gözlü çocuk ona doğru eğilerek sordu.


Henüz gençlik izlerini taşıyan o narin yüzüne hiç uymayan, buz gibi bir ses tonu vardı.


Thalia sırtından aşağı bir ürpertinin dalgalandığını hissetti.


O zamanlar bunun sadece soğuktan kaynaklandığını düşünmüştü.


Fakat şimdi geriye dönüp baktığında, o sesi duyduğu ilk an bunu üstü kapalı bir şekilde hissetmiş gibiydi.


Ona tepeden bakan o ifadesiz yüzlü çocuğun, onun hayatını cehennem azabına çevireceğini...


Eğer o gün, içindeki o uzak hissin ne anlama geldiğini net bir şekilde idrak edebilseydi; Thalia, elinde çaresizce nefes almaya çalışan o küçük kuşu hiç acımadan çamurlu suya fırlatır ve ne pislikten ne de utançtan anlayan bir domuz gibi çamurun üzerinde dört nala yukarı tırmanırdı.


Ardından da o mavi gözlü çocuktan arkasına bakmadan arkasını döner, kaçabildiği kadar uzağa kaçardı.


Onu gördüğü gerçeğini bile zihninden sonsuza dek kazıyıp atardı.


Ancak sekiz yaşındaki Thalia, yağmurun altında beliren o çocuğun günün birinde onun en büyük yıkımı ve çaresizliği olacağını hayal bile edemezdi.


Bu yüzden başını kaldırıp ona baktı ve her zamanki o dikenli, hırçın tonuyla çıkıştı.


“Bakınca anlaşılmıyor mu? Bu çukurun içine düştüm ve yukarı çıkamıyorum.”


Çocuğun gözleri hafifçe kısıldı.


Sanki ilk başta "Senin böyle bir yerde ne işin var?" diye sormak istiyor gibiydi.


Ancak soru sormak yerine, o iyi dikilmiş pantolonunun ve pahalı görünen deri çizmelerinin çamurla kirlenmesini zerre umursamadan, Thalia'nın olduğu o çukurun içine doğru kaydı.


Thalia şaşkınlıkla ona bakakaldı.


Canını yaksanız tek damla kanı akmayacak gibi duran o buz gibi yüzlü çocuğun böyle bir şey yapacağını hiç tahmin etmemişti.


Batağa dönmüş çamurlu suyun içinde büyük adımlarla ilerledi.


Yakından bakıldığında çocuk, aşağıdan göründüğünden çok daha uzun ve kalıplı duruyordu. Thalia’dan en az bir baş daha uzundu.


Uzun ve esnek bacaklarıyla ona doğru yaklaşan çocuk, tek elini ileriye doğru uzattı ve konuştu.


“Tut elimi.”

Yorumlar