The Forgotten Field - 27. Bölüm (Türkçe Novel)

Rahibin beklentiyle parıldayan gözleri, yapışkan bir şekilde kızın göğsüne kenetlendi ve ardından yavaşça aşağı doğru kaydı.
İnce kumaşın altından belli olan hatları çiziyormuşçasına uzun süre oraya baktıktan sonra, bakışları yeniden yukarı tırmandı ve Thalia’nın gözlerine sabitlendi.
Thalia, vücudundaki her bir kasın kaskatı kesildiğini hissetti. Hemen oradan kaçması gerektiğini biliyordur ama bacakları milim kımıldamıyordu.
Adam alt dudağını ıslattı ve ona doğru biraz daha sokuldu.
"Eğer Ekselânları bana sadece izin verirse, ben..."
Rahibin odun parçalarını andıran pürüzlü, nasırlı eli, kızın omzuna dökülen saçlarına dokundu. Thalia, saçlarının adamın parmaklarına dolanışını dehşet içinde izledi. Doğru dürüst nefes bile alamıyordu.
Ona bağırmalı, kendisine dokunmaya nasıl cüret ettiğini sormalıydı ama aralanmış dudaklarından tek bir ses bile çıkmadı.
Belki de bu sessizliği bir izin olarak gören adam, kızın altın sarısı saçlarını tel tel okşadı ve bu kez elini yüzüne doğru uzattı. Zımpara kağıdı kadar pürüzlü olan avucu, kızın narin tenine acı verici bir şekilde sürrtündü.
Thalia korkuyla boynunu geriye doğru büzerken aniden karanlığın içinden zırhlı, devasa bir el fırladı ve adamın bileğini kavradı.
Thalia, sanki bir hipnozdan uyanıyormuş gibi irkilerek geriye doğru bir adım attı. Başını kaldırdığında, karanlıkta öfkeyle parıldayan gümüş-mavi gözleri gördü. O anda yüreği küt diye göğsüne düştü. İçgüdüsel olarak sırtını duvara yasladı.
Varkas, ifadesiz bir yüzle kıza tepeden baktıktan sonra yavaşça bakışlarını rahibe çevirdi. O gözlerde ne gördüyse, az önce taş kesilmiş olan rahip, sanki bir gulyabaniyle karşılaşmış gibi tepeden tırnağa titremeye başladı.
"B-ben sadece... Prenses Ekselânları..."
"Kes sesini."
Derin ve ağır ses tonu, adamın bahanelerini bıçak gibi kesti.
Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilen rahip, acıyla korkunç bir şekilde kıvrandı. İlk bakışta Varkas onu hafifçe tutuyormuş gibi görünüyordu ama aslında adamın bileğindeki kemikleri kıracak kadar büyük bir güç uyguladığı belliydi.
Varkas, soğuk terler döken adamın yüzüne doğru yavaşça konuştu.
"İkimizin de bu durumu daha büyük bir sorun haline getirmek istemediğinden eminim. Sessizce yerine dön."
Acı içinde inleyen rahip, çılgınlar gibi başını salladı. Varkas adamın kolunu serbest bıraktı ve ekledi.
"Biz buradan ayrılana kadar gözüme gözükmesen iyi edersin."
"M-merak etmeyin, sözünüzü unutmayacağım."
Adam, morarıp şişen bileğini tutarak hıçkırdı. Varkas, defolup gitmesini söylercesine çenesini yukarı doğru fırlattı. Rahip, hiç vakit kaybetmeden alelacele oradan kaçtı.
Bu çirkin kaçış sahnesini bir süre izleyen Varkas, başını yeniden Thalia’ya doğru çevirdi.
Thalia farkında olmadan gözlerini kaçırdı. Yanlış hiçbir şey yapmamış olmasına rağmen, nedense ağzı kurumuş ve ensesinden yukarı doğru bir sıcaklık yükselmişti. Endişeyle adamın yüz ifadesini incelerken insanı ürpertecek kadar sakin bir ses tonu yankılandı.
"Beni takip edin. Odanıza kadar size eşlik edeceğim."
Bedeni gerim gerim gerilmiş olan Thalia, üzerine çöken o tuhaf halsizlik hissiyle kollarını serbest bıraktı. O an, içinde tuhaf bir kırgınlık ve hüzün aynı anda filizlendi.
Az kalsın başıma korkunç bir şey geliyordu.
Korkudan ölecek gibiydim.
Peki sen neden bu kadar mesafelisin?
Thalia kırgın bir ifadeyle dudağını ısırdı ve ardından adamın yanından hızla geçip gitti. Ölse bile ona zayıflığını göstermek istemiyordu.
Bilerek başını dik tutarak bahçe boyunca ne kadar süredir büyük adımlarla yürüyordu? Uzun koridorun sonunda kadın inananlar için ayrılan konaklama binası göründü. Bakışlarını dümdüz karşıya sabitleyerek sertçe seslendi.
"Geldik işte, artık beni takip etmeyi bırak!"
Binanın etrafında şövalyeler nöbet tutuyordu. Az önce yaşanan cinsten bir şeyin burada tekrarlanmasına imkan yoktu. Kaçıyormuşçasına adımlarını hızlandırdı.
Ancak daha birkaç adım bile atamadan, kendisini Varkas ile binanın dış duvarı arasında sıkışmış bir halde buldu.
Thalia irileşmiş gözlerle adama baktı.
"Ne... Ne oluyor aniden..."
"Eğer ateşle oynarken bir kez çok kötü yandıysan..."
Adamın sesi, sanki boğazının içini tırmalayarak çıkıyor gibiydi. Belki bunu kendisi de fark ettiğinden, konuşmasına bir anlığına ara verdi. Çok geçmeden, sesi çok daha sakin bir tonda yeniden duyuldu.
"Artık daha dikkatli olmanın zamanı gelmedi mi?"
Thalia’nın yüzündeki tüm kanın çekildiğini hissetti. Varkas, genç kızın yüzünü sanki parçalara ayırıp inceliyormuş gibi keskin gözlerle süzdü, ardından dudaklarını alaycı bir şekilde kıvırdı.
"Yoksa gerçekten bedenini böyle pervasızca ortalığa fırlatmak mı istiyorsun?"
Thalia hiç düşünmeden elini kaldırdı. Ancak bu kez de, eli adamın yüzüne ulaşamadan bileğinden yakalandı.
Varkas yavaşça devam etti.
"Eğer durum buysa, lütfen şimdilik kendinizi tutun. Bu yolculuk bitene kadar baş ağrıtıcı sorunlarla uğraşmamayı tercih ederim."
Genç kız titreyen dudaklarını birbirine sıkıca bastırdı. Varkas kızın kolunu bıraktı ve yavaşça arkasını döndü.
"Anladığınızı umuyorum."
O anda, eğer elinde bir bıçak olsaydı, hiç tereddüt etmeden adamın sırtına saplardı. Thalia, suda yüzen bir balık gibi sessizce uzaklaşan adamın arkasından ölümcül bakışlar fırlattı. Ardından görüşünün bulandığını hissedince hızla başını çevirdi.
Adamın arkasına asla bakmayacağını bilmesine rağmen, gözyaşlarını görmesinden korkuyordu. Thalia göz kapaklarını kabaca kollarıyla sildi ve kaçarcasına binanın içine koştu.
Ertesi sabah, tören sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi devam etti.
Thalia, kendisine tahsis edilen yatak odasının pencere kenarına oturmuş, sunağa doğru ilerleyen ikizlere ve hemen arkalarından onları korur gibi takip eden Varkas’a tepeden bakıyordu.
Eğer her şey olması gerektiği gibi gitseydi, kendisi de onların arasında olacaktı. Ama kendini iyi hissetmediğini iddia ederek mazeret bildirmişti. İmparatorluk ailesi üyelerinin katılmakla yükümlü olduğu bir töreni, gülünç bir bahaneyle reddetmişti.
Normalde törenin ertelenmesi gerekirdi ama Veliaht Prens’in kesin talimatıyla etkinlik planlandığı gibi ilerlemişti. Muhtemelen manastır da bu durumdan memnundu. Zaten bir piçe Tanrı’nın lütfunu bahşetmek gibi bir niyetleri olamazdı.
...Belki de sadece katılmalıydım.
Kendi kendine kıkırdayan Thalia, Ayla ve Varkas’ın sunak önünde yan yana durduğunu görünce yüzündeki gülümsemeyi sildi. Eğer orada onlara katılsaydı, ne yapacağını kendisi de bilmiyordu. Belki de ikisinden birini öldürmek için üzerlerine atılabilirdi.
'Artık ikisinden hangisinden daha çok nefret ettiğimi bile bilmiyorum.'
Thalia alışkanlıkla parmağını dudaklarına götürdü, ardından zar zor uzayan tırnağını mahvetmek istemediği için kolunu yeniden indirdi.
Daha fazla izlemeye dayanamıyordu. Perdeleri çekti ve kendini yatağa fırlattı. Loş karanlıkta kendi içine büzülürken, dün gecenin anıları zihninde dönüp durmaya başladı.
O şehvet dolu bakış.
Ona doğru uzanan o el.
Ve Varkas’ın o buz gibi gözleri...
‘Eğer ateşle oynarken bir kez çok kötü yandıysan... artık daha dikkatli olmanın zamanı gelmedi mi?’
Thalia battaniyeyi başının üzerine kadar çekti. Varkas, o adamı kendisinin baştan çıkardığına inanıyordu. Belki de bu, gerçeklerden pek de farklı sayılmazdı. Kendini her zaman aptalca eylemlerle köşeye sıkıştırıyordu... Ve o tehlikedeyken onu kurtarmak her zaman Varkas'ın görevi olmuştu.
Şimdi bu bıktırıcı görevden nihayet kurtulmuşken, benzer bir şeyin yeniden yaşanmasından tiksinmesi son derece doğaldı.
'Benden gerçekten çok fena sıkılmış olmalı.'
Yüzünü yastığa gömdü ve kıkırdadı. Adamın onun hayatından çıkıp gittiği o anı hatırladı. Belki de dün yaşananlar o güne çok benzediği içindi.
Thalia perdelerin arasından sızan ışık huzmesine sessizce baktı, ardından yavaşça gözlerini kapattı. Gömdüğü anılar, zihninde karmakarışık bir şekilde çözülmeye başladı.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder