The Problematic Prince - 117. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Düşes, evinde konuk ağırlamaya her zaman açık bir kadındı; fakat gelemeyeceğini söyleyip yine de çıkıp gelen bir konuk karşısında onaylamaz bir tavırla başını iki yana sallamaktan kendini alamadı. Yine de kendisini bu şekilde atlattığı için torununu kolayca bağışlayacak gibi değildi.


Björn, tüm akşam yemeği boyunca odağını Erna’nın üzerinde tuttu.


Erna gülümsüyor, yemeğini sessizce yiyor ve rahat görünüyordu. Björn, Erna’nın hâlâ bir nebze de olsa ulaşılamaz kalmasından ötürü kendisini huzursuz hissetmeye devam ediyordu; o zavallıca kendini küçümseme anlarında bile. Bu akşam yemeğine yetişebilmek için tüm programını yeniden düzenlemek zorunda kalmıştı.


Sabahları çalışmaktan nefret ederdi ama işleri erkene çekmek ve sabah bankanın yönetim kurulu toplantısına katılmak için kendini zorlamıştı. Ardından öğle yemeğini bir saat erkene almıştı. Onu yakından tanıyanlar bu ani davranış değişikliği karşısında şaşırmışlardı ama Björn, bunu gerçekleştirmek konusunda son derece odaklanmış ve kararlı bir tutum sergilemişti.


Kendini sınırlarının ötesine zorlamak anlamına gelse bile, Erna’ya olan bağlılığına öncelik vermeyi sürdürüyordu. Bu sarsılmaz adanmışlığı devam ettirmeye kararlıydı.


“Vakit epey geç oldu.” dedi Björn, şömine rafındaki saate bakarak.


“Abartmanın sırası değil, bu akşam için daha ne planlamış olabilirsin ki?” dedi Düşes, peçetesini tabağının üzerine bırakarak.


“Kalmayı isterdim ama kendi arzularımı bencilce tatmin edemem.” diye karşılık verdi Björn.


Düşes, Björn’ün Erna’ya her bakışında nasıl daha da huzursuzlandığını görebiliyordu. Erna’yı geceyi burada geçirmesi için davet etmeye niyetliydi ama görünüşe göre Björn’ün başka planları vardı. Adamın o kurtlara has yoğunluğu, Erna’nın yanından yakın zamanda ayrılmaya hiç niyetli olmadığını açıkça ortaya koyuyordu.


'Armut dibine düşer.' diye düşündü Düşes; babası neyse oğlu da, torunu da oydu.


Eğer Philip’in yeni evli olduğu zamanları, her konuda dahi olan ama karısının yanındayken bir ahmak gibi davranıp kadının hayal kırıklıkları içinde kendi üzerine öfke çeken o halini hatırlayacak olursa, aynı şeyin şimdi burada yeniden canlandığını görebiliyordu. Dinyester Kurtları, o parlak zekalarını romantizme çevirecek kıvraklığa sahip görünmüyorlardı.


Düşes, Björn’le göz göze geldi ve bir anlık bakışmanın ardından Björn, zarifçe gülümseyip başıyla onayladı.


Bu kendinden emin tavrı utanmazcaydı ama aynı zamanda etkileyiciydi. Düşes, Dinyester gururunun ve Arsene inadının bu ortak özelliklerini süzerek sadece iç geçirebildi. Eğer Björn ehlileştirilebilirse harika bir koca olurdu fakat bu görev oldukça zorlu olacaktı.


Akşam yemeği, nihayetinde planlanan zamandan çok daha önce sona erdi. Düşes, konuklarını arabalarına kadar uğurladı.


“Çok fazla tantana yapıyorsun.” dedi Düşes, Erna arabaya binerken torununu azarlamak için bu fırsatı değerlendirerek. “Eğer bunu yapacaksan, belki de bir kez olsun gerçekten flört etmeyi denemelisin. Bunun oldukça etkili ve işe yarar bir beceri olduğunu göreceksin.”


“Büyükanne, sarhoş musun?” Björn, ciddi tavsiyeler karşısında ahmakça davranmak konusundaki ısrarını sürdürüyordu.


“Sarhoş olsam bile flört konusunda hâlâ senden daha iyi olurdum, Björn Dinyester.”


“Erna benim karım, büyükanne.”


“Kim aksini söylüyor ki?”


Björn, arabaya binmeden önce ona uzun uzun baktı, ardından nazik bir gülümsemeyle karşılık verip içeri geçti. Düşes, bu inatçılık gösterisi karşısında hoşnutsuz olmuştu. Bu durum ona geçmiş yıllardaki Isabelle’i hatırlatmıştı ve tıpkı onun ilk evlendiği zamanlardaki gibi, Björn ve Erna’nın geleceği de pek umut verici görünmüyordu.


“Bu Dinyester Kurtları ile eşlerinin neden her zaman birbirinin tamamen zıttı gibi göründüğünü bir türlü anlamıyorum.”


*.·:·.✧.·:·.*


Erna, şehrin akıp giden havagazı lambalarını seyrediyordu ama farkında olmadan uyuyakalmış ve başı Björn’ün omzuna düşmüştü. Björn, derin bir geceyi andıran sakin gözlerle ona doğru baktı.


“Aman tanrım.” dedi Erna aniden, dikleşerek.


Yanakları kızarmış bir halde elbiselerini düzeltti ve dağılan saçlarını nizamladı.


“İyi misin?” diye sordu Björn.


“Üzgünüm.” dedi Erna, nefesini topladıktan sonra.


Araba nehir kenarı yoluna saptığı sırada, elbisesinin yamulan yakasını ve korsesini yeniden hizaladı. Erna yavaş yavaş sakinleşmeye başlarken Björn de karısının kıyafetiyle telaşlanışını yumuşak bakışlarla izliyordu.


“Küçük şekerlemenden keyif almadın mı?” dedi Björn.


Bu soru karşısında Erna’nın omuzları çöktü. O can sıkıcı sözlerini tekrarlamayı buna tercih ederdi. Dörtnala giden at nalları, arabanın içindeki o endişeli sessizliği dolduruyordu. Björn onu izlerken, Erna pencereden dışarı göz attı.


Her şey yolunda ilerliyor gibi görünüyordu. Uykulu haldeki Erna’ya omzunu sunduğunda bile Björn, o çok sevdiği rutinine geri döneceklerinden emin bir halde güven duyuyordu. Araba, loş bir şekilde aydınlatılmış malikanenin önünde durdu ve Erna yüzünde bir tebessümle başını kaldırıp eve baktı. En nihayetinde, kendilerini başladıkları yerde bulmuşlardı.


“Erna.” Björn onun adını fısıldadı.


Bedenini sarmalayan o endişe ürpertisini savuşturmaya çalışarak bastonunun başını sıkıca kavradı, artık belirsizlikler üzerinde duracak vakit kalmamıştı.


Erna temkinli bir şekilde dönüp Björn’ün yüzüne baktı. Bitkin görünüyordu ve o süzgün gözleri hâlâ adamın nefesini kesmeye yetiyordu. Bu güzel kadın, adeta aklı başından alan büyüleyici bir tılsım gibiydi.


“Şu mesele, Erna.” Björn en sonunda konuşmaya karar vermişti.


“Mesele mi?” Erna başını hafifçe yana eğdi.


“Gladys ve boşanma konusu.”


“Ah...”


“Bu bir devlet meselesiydi. Değerli bir ulusal çıkar karşılığında, bu sırrı süresiz olarak saklamaktan başka çarem yoktu. Üstlenmem gereken bir taahhüttü ve nihayetinde Lars ile Lechen arasındaki barışı koruma sorumluluğuydu.”


Björn, o uğursuz günde Erna’ya her şeyi anlatmak istemişti fakat o zamandan beri böyle bir konuşma için uygun bir fırsat çıkmamış gibi görünmüştü ve kargaşa yatıştığında ise doğru koşulların ne olduğu belirsizleşmişti. İlk başlarda eski yaraları deşmeye gerek olmadığını kendi kendine söylemişti ama geriye dönüp bakıldığında, bu sadece korkakça bir kaçıştı.


“Eğer bunu benimle paylaşmış olsaydın, bir sır olarak saklayamayacağımı mı düşündün?” diye sordu Erna, sesinde kararsız bir tonla.


“Bu bir güven meselesi değildi, Erna.”


“Neden peki?”


“Lars ile yapılan gizli anlaşma; sadece annem, babam ve Veliaht Prens olacağı için Leonid’in bilmesi şartıyla kurulmuştu. Bu söze sadık kalmakla yükümlüydüm. Eğer bir başkası olsaydı da durum değişmezdi.”


“Ben... anlıyorum.” diyerek Erna başıyla onayladı.


Björn haklıydı, gizlilik büyük önem taşıyan bir konuydu ve bir kadının kocası olmadan önce, bir ulusun Prensi olan bu adamın, ulusun çıkarlarına öncelik verme görevi vardı. Onu suçlamaya dili varmıyordu.


“Ama Björn, benim için işlerin ne kadar zor olduğunu gördün.” Erna’nın sesi titredi ve gözlerine yaşlar hücum etti. “Bebeğim... Eğer o şairin eseri yayımlanmasaydı, çocuğumuz sonsuza dek Prenses Gladys’in gölgesinde kalmaya mahkum bir şekilde büyüyecekti.”


“Muhtemelen öyle olurdu.” dedi Björn sakince. “Sana ve çocuğumuza başka yollarla fazlasıyla telafi imkanı sağlardım.”


Telafi mi?


Kelimeyi usulca fısıldarken araba sağlam yapılı bir köprüye yaklaştı. Erna, amansızca boşanmak isteyen gözyaşlarına karşı koyarak ellerini nizamla kucağına koydu. Nefesi yavaş yavaş düzene giriyordu.


Björn sadık bir kocaydı.


Her şey hayal ettiğinden farklı gelişmiş olsa da, bu inkar edilemez bir gerçekti. Onu kendisine eş olarak seçmişti ve bu sınırlar dahilinde ona saygı ve sadakatle davranmıştı. Aynı derecede fedakar bir baba olacağından da hiç şüphe yoktu.


“Her halükarda, artık her şey yoluna girdi.” dedi Björn. Öne doğru uzanıp Erna’nın yanağını avucunun içine aldı.


Gladys efsanesi paramparça olmuştu ve artık kimse ona Lechen’in Prensesi gözüyle bakmıyordu. İnsanlar şimdi Erna’yı, sarsılmaz ve saf bir aşkla kocasının yanında duran bir kahraman, gerçek bir asilzade ve bir kraliçeden farksız bir kadın olarak selamlıyordu.


Çok uzun zaman önce gözden düşen ve en nihayetinde sürgün edilen babasının eziyetlerinden de kurtulmuştu. Adam, yaptıklarının ve kötülüklerinin bedelini ödemişti; Björn bundan bizzat emin olmuştu. Yakışıklı bir Prens tarafından kurtarılan kahraman kız ve şimdi de mutlu mesut yaşıyorlardı, mükemmel bir son.


Yine de düşüncelerini seslendiremiyordu.


Diğer asil çocukları her gördüğünde, tıpkı kendisi gibi kendi çocuğunun da zorbalığa uğramasından ve dışlanmasından korkuyordu. Gladys gibi harika bir Prenses olma şansı yoktu ve kendi içindeki bu nefreti itiraf etmek hiçbir şeye yardımcı olmayacaktı.


Yetersiz bir anne olarak tek umudu, çocuklarının daha çok babasına benzemesiydi. Çocuğunda kendisinden hiçbir iz bulunmamasını umuyordu, böylece saçlarını güneşte boyama arzusu duymanın o hüzünlü kederini ona miras bırakmamış olacaktı.


Kimse onun her gece, çocuğunun bir uyumsuz olmaması ve hayatının babasınınki kadar parlak geçmesi için nasıl dua ettiğini bilmiyordu fakat artık bu duaların cevaplanmasına gerek kalmamıştı.


Artık bir sonraki sayfayı açmanın, geçen yılın getirdiği tüm o mutsuzluğu ve acıyı unutmanın vakti gelmişti. Şimdi önlerinde uzanan mutluluk arzusuna doğru ilerleyebilirlerdi.


“Eğer hâlâ daha fazlasına ihtiyacın varsa, Erna” dedi Björn, Erna’nın derin düşüncelerini bölerek.


“Hayır.” dedi Erna net bir sesle. “Kitabı okudum ve zaten her şeyi biliyorum. Senin için zor olmuş olmalı ama bunu tekrar yaşamak zorunda değilsin.” Erna gözyaşlarını geri itti ve hatta yüzünde zayıf bir tebessüm belirmesini sağladı. “Söylediğin gibi, artık her şey çözüldü ve ben iyiyim, gerçekten.”


Araba ışıklarla bezeli köprüden geçerken, Björn öne doğru eğildi ve Erna’yı öptü. Erna ilk başta tereddüt etse de pes etti ve en sonunda bu sevgi gösterisini kabul etmek için dudaklarını araladı. Ne de olsa bu o kadar da zor değildi.

Yorumlar