The Problematic Prince - 61. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Bir deli, Björn’ün kendine biçtiği tanım buydu. Daha önce kadınlarla hiç vakit geçirmemiş gibi böyle kontrolsüzce davranmasını başka nasıl açıklayabilirdi ki? Niyeti bu değildi ama olaylar bir şekilde buraya varmıştı.


Erna’ya ilk sarıldığı andan, hayır, onun ismini o tatlı sesiyle ilk kez fısıldadığı andan beri bu kadın hakkında her şeyi bilmek istiyordu. Zihnini toparlayıp altına uzanan Erna’ya baktı, bakışlarında arzu ve hayranlık harmanlanmıştı. Bakışlarından kaçmak için başını iki yana sallamasını engellemek amacıyla yumuşak saçlarını sıkıca kavradı. Erna, hafif bir çığlıkla ona baktı.


“İyi öğreniyorsun, bana bakmalısın.” dedi Björn.


Björn onun acı dolu yüzüne baktı ve tüm gücüyle ona yüklenmeye devam etti. Erna inleyerek Björn’ün istediği gibi sarsıldı. Heyecanlandığı belliydi ama Björn her hareketinde onun vücudunun gerildiğini hissedebiliyordu. Neden?


Björn’ün gözleri kuşkuyla kısıldı. Karısının bu kaskatı hali ve tamamen soyunmaya bile vakit ayırmamış olmaları öfkesini daha da artırıyordu. Derin bir iç çekip Erna’nın omzunu ısırdı ve sonra onu ters çevirdi.


“Björn?” dedi Erna.


Erna yüzüstü çarşafın üzerine düştü ve Björn arkasına geçtiğinde niyetini anladı. Gövdesini yukarı itmeye çalıştı ama Björn çoktan onun en derinlerine ulaşmıştı. Björn derin bir nefes alıp daha sert ve hızlı hareket etmeye başladı. Zaten vahşi hayvanlar gibi davranırken bir şeyleri engellemeye çalışmak anlamsızdı.


Erna, Björn’ü her geri itmeye çalıştığında, Björn ona daha derinlemesine karşılık veriyor ve bu yoğun his dalgası Erna’nın inlemesine neden oluyordu. Artık kendini tutamıyordu, bu his çok güzeldi ve hoşuna gidiyordu.


Birbirine çarpan tenlerin ıslak sesi, Erna’nın inlemeleri ve Björn’ün ağır nefesleriyle bir uyum içindeydi. Bu durum Björn için de fazla haz verici hale gelmişti, kendini bu hissin içinde kaybetti.


Erna belini her yukarı ittiğinde Björn onu hissediyor ve içine büyük bir tatmin doluyordu. Sosyal hiyerarşide Erna’nın tepesinde gezinen Gladys tamamen unutulmuştu, Björn sadece yatakta kıvranan Erna’nın solgun bedenine odaklanmıştı.


“Daha yüksek sesle inle.” dedi Björn.


Ona en derin şekilde ulaştıktan sonra Björn kısa bir ara verdi, Erna altında nefes nefese kalmış bir haldeydi. Başını sertçe iki yana salladı ama direnci etkisizdi.


“Ben, bunu yapamam. İstemiyorum.” diye itiraz etti Erna.


“Yapmalısın.”


Björn onun belini sıkıca kavradı ve ensesine bir öpücük kondurdu. Ardından eskisinden de hızlı bir şekilde devam etti. Erna’nın inlemeleri artık çok daha ıslak ve çok daha erotikti.


“Bu konuda iyisin Erna, görmüyor musun?”


Björn onun bitkin bedenine sarıldı ve bir çocuğu övüyormuş gibi kulağına fısıldadı. Erna hâlâ bir şeyler sayıklıyordu ama Björn artık buna aldırış etmiyordu, tamamen arzunun esiri olmuştu. Erna bu dürtüyü reddetmeye çalışarak titrerken bile Björn’ü öyle sıkı kavradı ki, bu durum Björn’ün kısık bir sesle inlemesine neden oldu. Heyecanına engel olamıyordu.


O an Erna artık konuşamayacak hale gelmiş gibi bir çığlık attı. Björn eğilip Erna’nın boynunu ısırdı; bu, oyun oynadığı zamanlardaki gibi değildi, sanki avının nefesini kesmeye çalışan bir yırtıcı gibiydi.


Erna acıyla yana çekildi. Ancak onu üzen şey acının kendisi değildi; sırtındaki kaba kıyafetlerin hissi, kesik nefes sesleri ve vücudundaki yoğun duyguların hepsi benzer bir acı gibiydi. Kendi bedeninin ona ihanet etmesiydi onu asıl yıran.


Başkalarının dedikodularına kapılmasına gerek yoktu, bu evliliğin neler getireceğini ve neler olacağını zaten biliyordu. Gerçek bir balayı olmayan bu yolculukta Gladys’in gölgesine hapsolmuştu. Gladys’in ülkesinde o sadece bir gölgeydi, görünmezdi.


Erna gözlerini kapattı ve Björn onu ısırırken feryadını yuttu. İyi gittiğine emindi, Björn öyle söylemişti. Daha güçlü olma kararlılığını hatırladı; evet, güçleniyordu ama keşke bu kadar hayvanca olmasaydı.


Björn, Erna’nın boynunda bıraktığı diş izine nazik bir öpücük kondurdu ve onu tekrar sırtüstü çevirdi. Kravatını çıkarırken ona yukarıdan baktı. Erna’nın dudakları bir şey söylemek istercesine titredi ama Björn tekrar ona yöneldi.


Erna yatakta bükülüp kıvranıyordu. Hıçkırıklara benzer kesik nefesler alıyordu. Björn’ün her hareketinde omuzları ve göğsü sarsılıyordu. Björn, Erna’nın o narin ve güzel bedenine bakarken yüzüne memnun bir gülümseme yayıldı.


*Onun şanslı eli.*


Onun parıldayan bedeninin tadını çıkarırken, terden yüzüne yapışmış saçlarını eliyle kenara itti. Erna iğrenmiş gibi gözlerini sıkıca yumdu. Vücudundaki ateşin soğumaya başladığını hissediyordu.


“Erna.”


Björn onu sakinleştirmek için yanağını okşadığında Erna, sanki üzerine bir soğukluk çökmüş gibi titredi. Björn onun bu çekincesini ve irkilmesini görünce bir şeyi fark etti ve zihnine bir isim düştü.


İğrenç bir adamın istenmeyen ismi.


Walter Hardy.


Adamın yüzü Björn’ün zihninde canlandı ve eski saat kulesinin altında, yağmurun içinde titreyen genç kızın hatırasıyla birleşti; saygısız bir adamın dokunuşuyla hırpalanmış o küçük kızla.


Björn, korku içindeki karısına dalgın bir ifadeyle baktı. Walter Hardy’ye karşı duyduğu nefret tazelenirken, Erna’ya karşı kendi davranışlarından dolayı bir utanç hissetti.


“Ben... sorun değil, hoşuma gidiyor, sadece biraz...”


Doğru kelimeleri bulamayan Erna, elini uzatıp Björn’ün yanağını avuçladı. Eli, Björn’ün yüzünde o kadar küçük görünüyordu ki.


Björn’ün heyecanı ve nefesindeki alkol kokusu onda korku uyandırmıştı. Bu adamdan korkması gerekmediğini biliyordu çünkü Björn’ün canını asla yakmayacağını çok iyi biliyordu ama yine de o duygular davetsizce yüzeye çıkmıştı.


“Björn.”


Erna biraz daha cesaret toplayıp parmaklarını onun ince, ipeksi saçlarının arasında gezdirdi; saçları parmaklarının arasından ince bir kum gibi dökülüyordu. Björn öylece durmuş, kaşlarını çatarak Erna’ya bakıyordu. Onu durdurmaya çalışmadı.


“Sadece, biraz yavaşla. Bunu benim için yapabilir misin?”


Björn bir an boş gözlerle ona baktı, sonra bir kahkahayla karışık uzun bir iç çekti. Komikti. Bu durum, bu kadın... En önemlisi de, bu durumun hiçbir parçasından nefret etmiyordu.


Cevap vermek yerine Erna’nın elini yanağına bastırdı ve nabzının attığı bileğini öptü.


Kendi ülkesindeki Walter Hardy’yi ve diğer tüm açgözlü sefilleri düşündü. Çaresiz bir ceylan için kavga eden kurtlar gibi birbirlerinin üzerine tırmanıyorlardı. Evlilik pazarına fırlatılan Erna’nın başında toplanıp salyalarını akıtıyorlardı.


“Teşekkür ederim, Björn.”


Erna elini Björn’ün ensesine koydu ve onu bir öpücük için kendine çekti. Björn başını kaldırdığında Erna gülümsedi.


“Şimdi iyiyim, lütfen devam et.”


Kararlılığını kanıtlamak istercesine Erna kollarına güç verip Björn’ü üzerine çekti. Kulağına yumuşak, kışkırtıcı sözler fısıldadı. Björn bir an duraksadı, sonra sıcak bir iç çekip güldü. Sanki hiç içmediği halde sarhoş gibiydi.


Yarısı çıkarılmış kıyafetlerle aceleyle başlayan tüm bu süreç, kırmızı bir pusun içindeki samimi bir atmosferle sona erdi.


Björn, her ikisi de sakinleşip nefesleri normale dönene kadar Erna’nın yanında kaldı. Onun kızarmış yüzünü öptü, dağılmış saçlarını okşadı. Björn her dokunuşunda Erna bakışlarını kaçırıyor, göz göze gelmekten sakınıyordu. Uslu bir baştan çıkarıcı gibiydi, bu kararsız hali hem arsız hem de çok tatlıydı.


Björn yataktan kalktı ve Erna’yı arkasında bıraktı. Erna bir yılan gibi atılıp onun kolunu yakaladı. Björn dönüp bu küçük kadına baktı.


“Gitme Björn, burada benimle uyur musun?” Gözleri yumuşak ve yalvarır gibi olsa da sesi güçlü ve netti.


“Dinlen, Erna.” dedi Björn ve ona bir öpücük verdi.


“Hadi, birlikte dinlenelim.”


Normalde Erna burada bırakırdı ama içinde bir inatçılık büyüyordu ve geri adım atmaya niyeti yoktu.


“Erna, başkasıyla uyumaktan rahatsız olurum.” Björn onun elini bileğinden ayırdı ama Erna iki eliyle gömleğinin eteklerine yapıştı.


“Ben de öyle.”


“O halde anlıyorsun?”


“Evet ama biz bir çiftiz, rahatsız edici olsa bile bir şeyleri beraber yapmamız gerekmez mi? Evliliğin, iki insanın dikenli bir yolda birlikte çıktığı bir yolculuk olduğunu söylerler.”


“Bu saçmalığı kim söylüyor?”


“Başpiskopos söyledi.”


O an Erna ağlayacakmış gibi göründü. Israrcıydı ve buna sıkı sıkıya sarılmıştı. Björn sinirini unutup gülümsedi.


“Erna, bu hayatı boyunca tek bir dikenli yolda yürümemiş bir adamın uydurduğu makul bir safsata sadece.”


“Ama o Tanrı ile evli.”


Saçma sapan konuşsa da Erna her zamanki gibi çok ciddiydi. Björn, Başpiskopos’un yatağına koca bir dikenli çalı yığını koyup ondan sonra ne düşündüğünü görmeyi diledi.


“Biraz deneyelim, lütfen?”


“Neden yapayım?”


“Çünkü sen benim kocamsın.” dedi Erna kararlılıkla.


“Senin için koca ne demek?” Björn’ün sorusu şüphe doluydu.


“Aile demek, sevgilim demek, en yakın arkadaşım demek. Destekleyen ve seven, ömür boyu süren bir yoldaşlık; güven, aşk ve umut demek.” dedi Erna tereddüt etmeden.


“Bunu da mı Başpiskopos söyledi?” Björn, adamı dikenlere boğma kararını kesinleştirdi.


“Hayır. Bu benim fikrim.” Bu net cevap, din ile kraliyet ailesi arasında çıkabilecek bir savaş ihtimalini anında söndürdü.


Bir süre öylece durup tavana bakan Björn, uzun bir iç çekti. Erna, Björn’ün sinirlenmesini bekleyerek irkildi ama gömleğini bırakmadı.


“Peki, eğer beraber uyuyacaksak, beraber banyo yapmayı da mı planlıyorsun?”


“Efendim? Ah...” Şaşıran Erna onu bıraktı. “G-gidebilirsin artık.”


Björn öylece durup genç kadına yukarıdan baktı. Gözleri masumiyetle doluydu ama aynı zamanda yeni, daha önce orada olmayan bir güç vardı.


Ani bir dürtüyle eğilip ona sarıldı. Erna da ona sarıldı, Björn’ün niyetini fark ettiğinde artık onun tutuşuna karşı koyamayacak kadar zayıf düşmüştü. Björn, kadını sanki hiçbir ağırlığı yokmuş gibi havaya kaldırdı ve banyoyu hazırlamak üzere onu banyoya taşıdı.


Dikenli yolun başladığı, derin bir sonbahar gecesiydi.

Yorumlar