The Problematic Prince - 3. Bölüm (Türkçe Novel)

Müge Çiçeği
Björn, bulut sürüsü gibi üzerine üşüşen kalabalığın önünde bile en ufak bir gerginlik belirtisi göstermedi. Doğduğu andan itibaren tüm krallığın ilgi odağı olarak yaşamıştı, bu durum onun için nefes almak kadar doğaldı. Beraberinde getirdiği hafif rahatsızlık hissi de farksızdı.
"Geri durun! Herkes geri çekilsin!"
Hizmetkarların kükrercesine attığı çığlıklar kalabalık peronda yankılandı. Düzensizliğin yarattığı kargaşaya rağmen seyirciler yavaşça geri çekilerek prensin alayı için yolu açtı.
Björn sırtını ve boynunu dik tutarak geniş adımlarla ferah bir yürüyüş tutturdu. Yanından geçerken kendisine dokunacak kadar yaklaşanlarla bile hafif göz teması kurup selamlaştı. Bu, yıllardır tekrarlanan ve artık vücuduna işlemiş bir tür alışkanlıktı.
O kız da, Björn'ün bu tür anlamsız bakışlarla süzdüğü kalabalığın bir parçasından fazlası değildi.
Gözlerinin o kızda biraz daha uzun süre takılı kalması, kızın şaşırtıcı dış görünüşü sayesindeydi. Dantellere ve kurdelelere boğulmuş rüstik, eski moda elbisesi içindeki kadın; sanki son yüzyılda tek başına yaşamış olduğuna inandıracak bir haldeydi. Çiçek desenleriyle bezeli elbisesi yetmezmiş gibi, şapkası da bu uyumun içinde sallanıp duruyordu.
Kadının yanından geçen Björn, bakışlarını bir kez daha çevirdi; bu sefer yüzü kıpkırmızı kesilmiş bir adama dikti. Kraliyetin hayırsız oğlunu sert bir tavırla suçlayan adam geriye doğru sendeleyince Björn ona da adil bir gülümseme bahşetti. Eleştirilerin ve hayranlığın yarattığı kaosun ortasında bile, sanki öğleden sonra yürüyüşüne çıkmış gibi sakin görünüyordu.
Anlamsız yüzleri zihnine kaydedip bir kenara atan Björn, perona henüz giren trene doğru acele etmeden ilerledi.
***
Adresi bilmek pek yardımcı olmamıştı. Erna ne yazık ki bunu ancak kaybolup dolanmaktan bitap düştüğünde anlayabildi. Güneş batarken şehrin üzerine yavaşça berrak bir karanlık çöküyordu.
Erna, Tara Bulvarı'ndaki meydanın ortasında bulunan fıskiyeye doğru sendeleyerek ilerledi. Olduğu yere öylece uzanabilirmiş gibi hissediyordu ama korkuluğun üzerine oturmadan önce mendilini açmayı ihmal etmedi.
Bugün için Erna en sevdiği kıyafetlerini giymişti. Büyükannesinin geçen yıl ona doğum günü hediyesi olarak verdiği muslin elbiseydi bu. Şimdi babasına kendini beğendirmek gibi bir derdi yoktu ama bir hanımefendi gibi düzgün bir nezakete ve vakara sahip olması gerekiyordu. O giysileri kirletmesi imkansızdı.
Sakin ve zarif. Her zaman, her yerde bir hanımefendi gibi.
Bu, büyükannesinin ömrü boyunca koruduğu bir hayat mottosu ve aynı zamanda torununa devretmek istediği bir mirastı. Hardy soyadını miras alsa da, Baden ailesinin su götürmez hanımefendisi olan Erna Hardy'nin, bu ailenin değerlerini koruma yükümlülüğü vardı.
Erna titizlikle kıyafetini düzeltirken meydandaki havagazı lambası yandı. İşini bitiren sokak lambası görevlisi tekrar bisikletine binip bir sonraki bölgeye gitmek üzere oradan ayrıldı.
Hayatında ilk kez gördüğü bu tuhaf manzaraya daldıktan bir süre sonra Erna, tekrar ayağa kalkıp eşyalarını topladı. Gece derinleşmeden evi bulması gerektiğini düşündüğünde, şişmiş ayaklarındaki ve bacaklarındaki ağrı kendiliğinden kaybolup gitti.
Ayak sesleri eşliğinde Erna, havagazı lambalarının ışığıyla boyanmış cadde boyunca yürüdü. Rüzgarda savrulan taç yapraklarının kar gibi uçuştuğu gece, bir an için korkulu ve kasvetli hislerini ona unutturacak kadar güzeldi.
"Vay be..."
Erna, masum bir çocuk gibi hayranlıkla başını kaldırdı. Çiçeklerle dolu dalların arasından beyaz bir dolunay seçilebiliyordu. Dün gece de gece yarısı gökyüzünde süzülen ayın aynısıydı, uykusu kaçıp yatağında dönüp dururken pencereden seyrettiği ay... Bu doğal gerçeğin verdiği huzur, beklenmedik derecede büyüktü.
Nefesini tutan Erna, biraz daha cesaretle yolda yürümeye başladı. Ve çok geçmeden, samimi bir dua gibi tekrarlayıp durduğu adresteki evi buldu. Tara Bulvarı'nın batı ucundaki eski moda malikane, bir zamanlar evi olan o meşhur Hardy Malikanesi tam karşısındaydı.
Kapı ziline basmadan önce Erna elbisesini bir kez daha düzeltti. Duruşunu dikleştirdi ve gülümsemesini mümkün olduğunca yumuşak ve sosyal tutmaya çalıştı. Dışarıdan nasıl göründüğünü bilmiyordu ama en azından Erna’nın standartlarına göre iyiydi.
"Her şey yolunda."
Zaten yalan olduğunu bildiği bir yalanla kendini kandıran Erna, titreyen elini kapı ziline doğru uzattı.
***
"Seni gerçekten anlayamıyorum."
Bir kadının cıvıl cıvıl sesi, neşeli oda müziğinin melodilerini yarıp geçti.
O anda Björn, yavaşça kapanmış olan gözlerini açtı. Başını hafifçe kaldırdığında, dibine kadar girmiş olan Louise görüş alanına girdi. Heyecanlı olan Louise'in aksine, kız kardeşine bakan Björn’ün gözleri donuktu.
"Gladys geri dönüyor diyorum. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyor musun?"
"Şey..."
Göz alıcı avize ışıklarıyla dolu salonda yavaşça gezinen Björn’ün bakışları, tekrar Louise'in yüzünde durdu.
"Epey kısmetsiz bir yaz olacak, ya da ona benzer bir şey işte."
Parlak bir gülümsemeyle savrulan bu küt cevap, uykulu ve uyuşuk tonu nedeniyle daha da iğneleyici tınlıyordu.
"Aman Tanrım. Bir abi, Gladys hakkında nasıl böyle konuşabilir? Abimin incitip bir kenara attığı Gladys'ten bahsediyoruz!"
Louise, sanki hakarete uğrayan kendisiymiş gibi öfkeliydi. Yanında böylesine bir kız kardeş varken bile Björn sakince su bardağını kavradı. Bardağın yüzeyinde yoğunlaşan su damlacıkları, uzun ve pürüzsüz parmaklarından aşağı süzüldü.
Yardım partisi bir başarıyla sonuçlanmıştı.
Tüm krallık tarafından saygı duyulan ve sevilen kraliçenin katıldığı duyulunca, sosyete çevrelerinden hanımefendiler Schwerin’e akın etmişti. Bağışlarıyla sergiledikleri merhametin boyutundan etkilenen Kraliyet Hastanesi başhekiminin ağzı kulaklarındaydı.
Harika yemekler, eşsiz müzikler ve davetli listesini onurlandıran cemiyet ünlüleri... Kraliçe’nin katılımının boşa gitmediğini kanıtlayacak kadar vakar dolu bir partiydi bu. Kraliçe’ye eşlik etmek için uykusundan feragat eden Büyük Dük’ün fedakarlığı da boşa gitmemişti. Kızgın bir arı gibi etrafta vızıldayan Prenses Louise dışında, fena sayılmayacak bir bahar hafta sonuydu.
"Abi, lütfen, şu hatayı artık düzelt. Olmaz mı?"
Louise artık bir çocuğu yatıştırır gibi bir tonda konuşmaya başlamıştı. Aynı zamanda Gladys’in arkadaşı olan Louise, Björn’ün evliliğini herkesten daha ateşli bir şekilde desteklemişti. Çalkantılı boşanmanın ardından ise herkesten daha amansız bir eleştirmene dönüşmüştü.
"Elbette affedilebilecek türden bir hata değil ama eğer Gladys affederse, eminim siz ikiniz..."
"Heine Düşesi."
Björn su bardağını masaya bırakarak kız kardeşinin sözünü kesti. Gülümseyen dudaklarının aksine, gözleri ve ses tonu bir yapaylık hissi verecek kadar sakindi.
"Görünüşe göre dük eşini arıyor, kocanın yanına dönmeye ne dersin?"
Björn gözlerini kırptı ve salonun ötesindeki hanımefendi kalabalığının arasından süzülen Heine Dükü'nü işaret etti. Louise dudaklarını birkaç kez yaladı ama söyleyemediği kelimelerin yerine derin bir iç çekişle yetindi.
Louise gönülsüzce ayrıldığında Björn ayağa kalktı. Kısa bir aradan sonra orkestra vals çalmaya başlamıştı.
Björn, hem temkinli hem de beklenti dolu bakışlarını üzerine diken hanımefendilerin arasından ağırbaşlı bir tavırla geçti. Bahçeye açılan teras, puro içmek için dışarı çıkan adamlarla doluydu.
"Björn! Buraya!"
Tanıdık bir yüzün el salladığını gören Björn o yöne döndü. Normalde anlamsız tartışmalara dalmış olması gereken kalabalık bugün sessizdi. Bazıları, her an ağlayacakmış gibi görünen kasvetli yüzlerle içkilerini yudumluyordu.
"Yatırım battı." dedi Peter, kehribar rengi konyakla dolu bir bardağı uzatarak. Björn korkuluğa çaprazlama yaslandı ve bardağı aldı.
"Yatırım mı?"
"Yabancı tahvillere yatırım yapmıştım ama dolandırıcılık mı ne çıkmış."
Peter dilini damağına vurarak bu trajik haberi iletti. Björn sadece hafifçe kaşlarını çattı, başka bir tepki vermedi. Bir süredir diğer cemiyet kulüplerini kasıp kavuran o hayali yatırım çılgınlığına kapılan aptalların sayısı beklenenden fazlaydı.
"Sağ ol dostum. Senin sayende hayattayım."
Björn’e yaklaşan Peter sesini alçaltarak fısıldadı.
Kulağına hoş gelen o yatırım bilgisini aldığı gibi Schwerin Sarayı'na gitmişti. Çünkü sosyete çevrelerindeki genel kanı, Prens Björn’ün Tanrı vergisi bir yeteneği olduğu yönündeydi: Özellikle kadınlar ve para konusunda.
O gün, heyecanlı Peter’ın açıklamalarını dinledikten sonra Björn durumu tek bir kısa cevapla özetlemişti: "Sefil herif."
O alçak tonda söylenen sıradan kelime ne kadar da aşağılayıcıydı. Peter Bergen o an neredeyse kraliyet ailesine saldırı suçunu işleyecekti, eğer karşısındaki yenilebilecek bir rakip olsaydı kesinlikle yapardı.
Ama ne önemi vardı ki...
Bir anlığına "aptal" yerine konmak karşılığında mal varlığını korumuştu, o yüzden katlanamayacağı bir şey değildi. Üstelik Björn’den aldığı bilgilerle bir çelik şirketine yatırım yapıp epey kâr etmemiş miydi? Sadece bunu düşünmek bile Peter’ın o antipatik prense aşık olabileceğini hissettiriyordu.
Sadece kıyısından köşesinden bu işe giren Peter bu kadar kazandıysa, Björn kim bilir ne kadar kazanmıştı? Para çevirme yeteneğinin bir tür göz boyama veya hileye yakın olduğu kesindi. Kirli ve saygısızca tavırlarına katlanıp bu dostluğu sürdürmenin en önemli nedenlerinden biri de buydu.
"Bunu her ne pahasına olursa olsun yakalatmalısın Björn! Bir iki değil, onlarca kurbanı olan ciddi bir suç bu, değil mi?"
Björn ile göz göze gelen bir kont varisi, ağlamaklı bir halde dolandırıcıların isimlerini saymaya başladı. Çoğu bu cemiyetin üyesi olan soylu ailelerin çocuklarıydı ama araya bazı yabancı isimler de karışmıştı.
"Vizkont Hardy neredeyse tüm servetini kaybetti. Şu an bir tabancayla intiharın eşiğinde olduğu söyleniyor."
'Hardy.' Bu uzun sızlanma, muhtemelen en ağır durumdaki aptal olan o yabancı isimle son buldu.
Purosundan bir nefes çeken Björn, korkulukların üzerinden bahçeye doğru döndü. Puslu dumanın arasından, baharın tüm canlılığıyla açmış renkli çiçeklerini gördü.
Manzarayı ağır ağır seyreden Björn’ün bakışları, aniden küçük beyaz çiçeklerle dolu bir yatağın üzerinde durdu.
Müge çiçeği.
Björn, çiçeğin adını hatırlayınca gözlerini kıstı. Gladys'in düğünde taktığı buket... Bu sayede, "Veliaht Prenses'in çiçeği" lakabını alan müge çiçekleri, bir dönem piyasada kıtlık yaratacak kadar çok sevilmişti. Elbette popülaritesi bir yıl bile sürmeden sönüp gitmişti.
Düşününce, istasyonda gördüğü o rüstik kadının şapkasını süsleyen de aynı çiçekti. Modası çoktan geçmiş olan o müge çiçeği...
Björn, salondan gelen vals müziğine mırıldanarak eşlik etti ve uzun bir sigara dumanını bir kez daha dışarı bıraktı.
Şaşmamalı.
Müge çiçeği yatağını arkasında hiçbir pişmanlık duymadan bıraktı, bakışları şimdi gece gökyüzünde asılı duran beyaz dolunaya çevrilmişti.
Şöyle bir göz ucuyla baksa bile, ortada en ufak bir şans yoktu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder