Seduce the Villain's Father - 8. Bölüm (Türkçe Novel)

seduce-the-villains-father

At inanılmaz bir hızla koşuyordu.


Zorlukla nefes alabiliyor, gözlerimi sadece Belgoth İmparatoru’na bakabilmek için birazcık açabiliyordum. Manzara o kadar hızlı değişiyordu ki neredeyse midem bulanacaktı.


Beni sabit tutan tek şey o zırhlı kollardı. Canım çok acıyordu. Bir imparatorun sağlam bir zırh giymesi son derece doğaldı elbette ama bu durumdan şikayet edecek cesaretim de yoktu.


*Ey kaderim, beni şimdi nereye sürüklüyorsun böyle?*


"Büyü çemberinden geçiyoruz! Geride kalmayın!" diye haykırdı İmparator beni sıkıca tutarken.


Ancak o zaman arkamızdan gelen onlarca atı ve süvariyi fark edebildim. Kesilmeyen o devasa gürültü, tüm ordunun yeri göğü inleterek koşma sesiydi.


Gözlerimi zar zor açabildim. Büyü çemberi... Ona büyü çemberi demişti.


Uzakta göz alıcı bir ışık belirdi. İki basamak taşının üzerine yayılmış devasa bir çember... Tuhaf bir ışık kütlesi, adeta hareket eden bir duvar gibi etrafta dönüp duruyordu.


İmparator’un emrettiği gibi kimse hızını kesmedi. Belgoth İmparatorluğu ordusu büyü çemberinden bütünüyle geçiyor gibiydi.


İçgüdüsel olarak artık Lebovny sınırının ötesine geçtiğimizi anladım.


"!"


Işık dev bir dalga gibi üzerimize çöktü. O kadar parlak bir çakıştı ki refleksle gözlerimi kapattım.


Bedenim sarsıldı ve İmparator’un gür sesini duydum.


"Koşmayı bırakmayın! Belgoth’a ulaşana kadar devam!"


Ardından her şey karanlığa gömüldü.


---


Zihnim patlayacakmışçasına bir baş ağrısıyla uyandım, etrafımdan boğuk sesler geliyordu.


"Belki de bünyesi büyüye karşı hassastır..."


"Uyanmamasının sebebi bu olabilir mi?"


"Sanırım öyle ama emin değilim..."


İnsanların konuştuğunu duyabiliyordum ama sesler çok uzaktan geliyor gibiydi, bu yüzden tam olarak ne dediklerini anlayamıyordum.


İçim sıkılıyordu. Gözlerimi açmakta zorlansam da göz kapaklarım hafifçe seğirdi ve yavaşça açmayı başardım.


"!"


Bir süre sonra gözlerimi tamamen açtım; o an etrafımdaki tüm sesler bıçak gibi kesildi. Birkaç kişinin nefesini tuttuğunu duydum.


Gözlerimi aşağı doğru kaydırdığımda gördüğüm ilk şey parıltılı gümüş saçlar oldu.


Kızılımsı mor gözlere sahip keskin hatlı bir yüz, düzgün bir burun ve hiç de narin durmayan pürüzsüz bir çene hattı...


*Hmm. Yakışıklı adam.*


"Uyandın." dedi yakışıklı adam. Bense sadece şaşkınlıkla ona bakabildim.


Bir ünlü falan değildi ama Yerenica’dan bile daha güzel görünüyordu. Kaç yaşındaydı acaba, yirmilerinin ortası falan mı?


Sonsuz bir rahatlık ve çekicilik barındıran son derece etkileyici bir havası vardı.


Gümüş saçlar, gümüş zırh... Bütün bu gümüşiliğin ortasında sadece o kızılımsı mor gözler parıl parıl parlıyordu.


"Prenses." dedi yakışıklı adam yeniden.


Aptal gibi gülümsedim ama adam çatık kaşlarla bana bakıyordu. Arkasını dönüp yanındakilere bir şeyler sorduğunu duydum.


"Nesi var bunun?"


"Önce bir muayene etmeme izin verin..."


Kocaman beyaz sakallı yaşlı bir adam yanıma oturdu. Tek gözlü bir gözlük takıyordu. Tek gözle ne kadar görebilirdi ki? Belki de görmesi fena değildi ama gözlük gerçekten çok küçüktü.


"Prensesim, müsaade eder misiniz?" diye sordu yaşlı adam kollarını sıvarken.


"..."


O ana gelindiğinde zihnim nihayet yerine gelmişti. Kafamdaki o sis bulutu yavaşça dağılıyordu.


Baş ağrımın geri geldiğini hissedince yüzümü buruşturdum.


Bu da neydi böyle? Yol tutması falan mı olmuştu?


Ama bu düşünceyi hemen kafamdan sildim. Bir şeyler tersti. Baş ağrısı giderek daha da şiddetleniyordu.


"Uğgh."


Kafamdaki o yarıcı sancı dayanılmaz bir hal almıştı. Hayatımda ilk kez böyle bir baş ağrısı çekiyordum.


Aniden gözlerimin önünde beyaz bir ışık çaktı, bedenim acıdan kıvranırken çığlık bile atamadım. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Soğuk ve sert bir şey hissettim ve ona sımsıkı sarıldım.


"Prensesim, bekleyin..."


Yaşlı adam avucunu alnıma bastırıp bir şeyler mırıldandı ve o anda acı iki katına çıktı.


Acı kafamdan aşağı, bedenimin geri kalanına yayılmaya başladığında yaşlı adamın elinden kurtulmak için kıvrandım. Gözlerimin önünde şimşekler çakıyordu ve sonunda her şey bembeyaz oldu.


"Prensesim!"


"..."


Bana seslenen ses gürleşti ama dinleyecek dermanım kalmadığı için giderek cılızlaştı. Acı içinde kıvrandım. Yüzümden süzülen şeyin ne olduğunu bilmiyordum; gözyaşı mı, mukus mu yoksa salya mı...


Elimin altında hareket eden soğuk bir şey hissettim. Bu amansız mücadelede ona bir can kurtaran halatı gibi daha da sıkı sarıldım.


"Yal—"


Aniden damarlarımda sıcak bir şeyin aktığını hissettim, işte tam o an acı hızla kaybolmaya başladı.


"—?"


Büzüldüğüm yerde öylece kalıp şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Eğik bakış açımda kuru bir toprak ve sert, gümüşi bir zırh belirdi. İnledim.


"Uğgh..."


Bir can kurtaran halatı gibi sarıldığım şey, zırhlı bir ayaktı.


*Bir ayak mı?*


Elimin üzerinde büyük, pürüzlü bir el duruyordu. Yavaşça başımı kaldırdım. Kafamı kaldırır kaldırmaz bana tepeden bakan bir adam gördüm.


O umursamaz, rahat bakışlar nereye kaybolmuştu ki? Şimdi yüzünde endişe, şaşkınlık ve mahcubiyet karışımı bir ifade vardı.


"Prenses, iyi misiniz?" diye sordu Belgoth İmparatoru aciliyetle.


Yüzümden küçük gözyaşı damlaları süzülmeye başladı. Ancak o zaman ağladığımı ve yerde küçük bir birikinti oluşturan sümüğümün aktığını fark ettim.


Acıdan o kadar kıvranmışım ki sonunda hüngür hüngür ağlamaya başladım.


"Hıng... Bu da neydi böyle şimdi..?"


Son birkaç gündür endişeyle ablamı gözetleyip durmuştum ama onun yerine kaçırılan ben olmuştum. Hayatımda hiç ata binmemiştim.


Üstelik tüm bedenimde daha önce hiç tatmadığım türden bir acı deneyimlemiştim.


Sonunda gözyaşlarıma hakim olamayıp patladım.


Böyle olacağını biliyordum.


"Yine de... yine de yapardım."


İşin en acı kısmı da buydu ya.


"Prenses." Belgoth İmparatoru bana mahcup bir edayla baktı.


"Ablamı alamadıysanız çekip gitmeliydiniz! Neden beni alıyorsunuz ki?! Kötü... Kötü adam... Hıng..."


Bu dünyadaki her şey çok üzücüydü. Çok üzgündüm ve yüzüm sırılsıklamdı.


"Abla... Tezevia... Ablam..."


25 yaşındaydım ve şu düştüğüm hale bakın. İncitici olan şey, kitaptaki karakter olan Tezevia’nın başına da aynı şeylerin gelmiş olmasıydı.


Bu esnada, daha da yüksek sesle ağlarken ellerimi sıktığım için parmaklarım kaskatı kesilmişti.


Tutunacak başka bir şeye ihtiyacım vardı. *Hıng.*


Ağlamamı izleyen Belgoth İmparatoru benden gerçekten çok utanmış gibi görünüyordu. Hemen bir sonraki an, bedenim havaya kalktı.


Bez bir bebek gibi havaya kaldırılmıştım. Tanrılar tarafından özenle yontulmuş gibi duran bir yüz tam karşımdaydı. Şu anki acınası halimin aksine son derece yakışıklı görünüyordu.


"Hık... Uğhk... Hıng..."


"Neden bu kadar üzgünsün?"


İmparator ellerini koltuk altlarıma geçirip bedenimi kaldırdı. Beni bir kağıt bebek gibi kolayca hareket ettiriyordu.


Kenara kayıp beni üzerine Belgoth simgesi işlenmiş mor bir bayrağın üzerine oturtarak yatırdı.


İmparatorluk bayrağının üzerinde oturduğumu fark edince o kadar şaşırdım ki ağlamayı kestim.


"Ihh... Ihh."


Ağlamayı kesince bu kez de hıçkırık tuttu. Durdurmanın imkanı yoktu. Gözyaşları ve akan sümükler içinde İmparator’a baktım.


Beni imparatorluk bayrağının üzerine bıraktıktan sonra doğruldu, bir hizmetkardan bir şey alıp tekrar önümde diz çöktü.


"Manaya karşı bu kadar hassas olduğunuzu bilmiyordum. Özür dilerim. Çok canınız yandı mı?"


"Ha... Ha?"


"Ayrıca aniden kaçırıldığınız için de şok olmuş gibisiniz."


Lebovny’ye ders vermeye çalışan bir adamdan, bir insan kaçakçısından beklenmedik bir özür gelmişti.


Olayların başından beri uyanır uyanmaz ona öyle aptal bir yüzle bakıyordum ki...


İmparator, hizmetkardan aldığı mendille yüzümü temizlemeye başladı.


Yüzümde yapış yapış şeyler birbirine dolanmıştı. (Yani gözyaşı ve sümük karışımı...)


Ah, yapma ama... Uf, çok utanç verici!


"B-ben kendim yaparım." dedim mendile doğru cılız bir sesle. Hâlâ bir ülkenin prensesiydim, bu kadar çirkin görünemezdim.


İmparator mendili bana uzattı, ben de hemen yüzümü temizledim. Az önce hissettiğim o amansız acı sanki bir yalanmışçasına tamamen yok olmuştu.


Kafam eskisine göre daha hafif gibiydi. Canımın yandığı tek yer gözlerim ve tıkalı burnumdu. Başka hiçbir ağrı kalmamıştı.


*O acı da neydi öyle?*


*Manaya karşı her zaman mı bu kadar hassastı?*


Zihninde bu soruyu soran kişi tek ben değildim.

Yorumlar