Seduce the Villain's Father - 7. Bölüm (Türkçe Novel)

Ancak Sergey beni kurtarmak için ortalıklarda görünmedi.
Saklandığım yerin yakınındaki bayrağı iri bir el kavrayıp kaldırdı. Gözlerimi kısarak kafamı kaldırdığımda karşımda ürpertici bir adam buldum.
Nefesim kesildi. Korkudan kaskatı kesilmiştim.
Adam bir elini sütuna dayamış, diğer eliyle de miğferini tutuyordu. Mırıldanırken yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi: "Pembe saçlar…"
"Ve mavi gözler."
Çenem titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu.
Karşımda dikilip bana bir avmışım gibi tepeden bakan adamın yüzünü tanımıyordum ama saç rengini çok iyi biliyordum.
Gümüş saçlar… *'Brisney Mutlu Olmak İstiyor'* romanındaki kötü adam Deckard Belgoth ile aynıydı. Deckard, öz babası olan Belgoth İmparatoru’na çekmişti.
Kitap onu tam olarak böyle tarif ediyordu.
O halde karşımdaki adam…
Adamın gülümsemesi aniden kayboldu.
Romanda öz oğlu tarafından katledilen, o kötü adamın babası olan Belgoth İmparatoru bana doğru uzandı.
"Seni yakaladım, Lebovny Prensesi."
"Hık!"
*Sergey, seni pislik züppe!*
Liger kıtasının doğudaki süper gücü Belgoth’un 52. İmparatoru Euredia Lou Solledor Belgoth, tamamen tesadüf eseri Lebovny Prensesi’ni bulmuştu.
Aslında özel bir şey yapmamıştı. Prensesi kaçırmak gibi bir niyeti de yoktu. Ne de olsa bu baskının tek amacı küstah Lebovny Krallığı’na gözdağı vermek ve mümkün olursa kraliyet ailesinden birini rehine olarak ele geçirmekti.
Açıkçası bu durum kendisi için de oldukça şaşırtıcıydı.
Belgoth, Liger’daki barış ittifakının koruyucusuydu. Ancak ittifakı bizzat imparatorluğun kendisi bozduğu için işler çetrefilli bir hal almıştı.
Yine de Lebovny Kralı’nın sergilediği tutum o kadar Haddini aşan bir seviyedeydi ki artık tahammül edemiyordu. Belgoth hakkında ne bildiklerini sanıyorlardı ki?
Kalkmış Azekien’deki tüm ticari işlemlerden yüzde on pay istemişlerdi. Nereden bakarsanız bakın bu resmen hırsızlıktı.
Erudian içten içe sinsi bir kahkaha attı. Ne de olsa kraliyet ailesinden biri ele geçirilirse o kibirli krallık aklını başına toplayacaktı… Öyle olacağını sanıyordu.
Ve tam o anda, hiç yoktan pembe bir karaltı belirdi. İşte her şey o an değişmişti. Bu, kaderin bir cilvesiydi.
"?"
Söz dinlemez pembe saçlar sütunların arasında dalgalandı.
*Küt.*
"?"
Pamuk şekerini andıran saçlarıyla narin bir kadındı bu.
Erudian, kadının sütunların arasında pervasızca koşuşturmasını izledi.
Kendi bedenini saklayarak sütunun arkasından dışarıyı kontrol ediyor, sonra tekrar koşuyordu. Hayatında ilk kez böyle bir şey görüyordu.
Dikkatsiz bir kedi gibi davranan masum bir tavşana benziyordu.
*Küt.*
Sarı elbiseli kadın bir kez daha koştu. Koşarken o kadar dikkat çekiyordu ki onu izlemek komikti.
Derken göz göze geldiler.
Kadının berrak mavi gözleri fal taşı gibi açıldı. O gözleri, burnu, ağzı ve kulakları… Ah, bilemiyordu.
Ancak en çok göze çarpan şey o gökyüzü mavisi gözlerdi.
Pembe saçlar ve gökyüzü mavisi gözler…
Zihnindeki sayfalar hızlıca çevrilerek Lebovny kraliyet ailesinin profillerine odaklandı.
Buldum.
Evet, orada alışılmadık bir renk kombinasyonu vardı.
Lebovny’nin en küçük prensesi.
Onu kaçırabilirdi. Erudian bu düşünceyle gülümsedi ve kararı vermesi bir saniyesini bile almadı.
"…"
*Şıkır. Şıkır. Şıkır.*
Bu gürültü de neydi böyle? Adamın omzundan geliyordu. Tanrım, dünya başıma yıkılmıştı!
Neden yer çekimi tersine dönmüş, yer gök birbirine karışmıştı?
Yerdeki taşları saymaya başladım. Karnım adamın zırhlı omzuna o kadar sert bastırılmıştı ki kısa sürede uyuşmuştu.
Yani… Bayağı bayağı Belgoth İmparatoru tarafından kaçırılıyordum!
"Prenses Yerenica!" Beni fark eden Lebovny şövalyelerinin dehşet dolu çığlıklarını duydum.
"Prensesi geri verin!"
İmparator’a doğru atılan cesur şövalyeler tek tek savrulup tekmelendi. Adam her tekme attığında iç organlarımın ezilip yer değiştirdiğini hissediyordum. Ah, midem miydi yoksa bağırsağım mı bilmiyorum ama bir şeyler kesin kopmuştu…
Karşı koyacak dermanım kalmamıştı. Kalbim ağzımdan fırlayacak gibiydi zaten.
Belgoth İmparatoru beni bulmuş, ellerini koltuk altlarıma geçirip bir çuval gibi omzuna fırlatmıştı.
Zırhın bedenime batsın diye yapılmış sertliği, şimdi düşündükçe canımı daha çok yakıyordu.
İmparator birini daha savurdu.
"Cık. Bunlar da iyice sinir bozmaya başladı."
"Ah."
Korkuyla mırıldandım. Canım acıyordu!
Ablam Tezevia’nın kaçırılmasını engellemiştim ama neden onun yerine ben kaçırılıyordum ki?!
"…"
İş işten geçtikten sonra söylenmenin ne faydası vardı?
Neticede son derece soğukkanlı bir şekilde kaçırılıyordum. Mümkün olduğunca kendimi salmaya çalıştım.
Ve biliyor musunuz? Az önce adını haykırdığım adam nihayet ortaya çıkmıştı ama öyle bir iki adım değil, tamı tamına yirmi adım geriden geliyordu!
"Yerenicaaaaaaaaaa!"
Sergey çok uzaktaydı ama var gücüyle bana doğru koşuyordu.
Gözlerim doldu, kızardı. Başımı zar zor kaldırarak var gücümle bağırdım: "Neredeydin sen be adam?! Seni kahvenin p—" Nidam yarıda kesildi çünkü İmparator beni omzunda şöyle bir silkeleyerek konumumu düzeltti.
Canım acıyordu. Hasar gören organlarım sanki tekrar çalkalanmış gibi vücudum tir tir titriyordu.
Sonunda konuşabildim: "Afedersiniz…" Ağzımdan çıkan ses bir sivrisineğin vızıltısı kadar cılızdı.
İmparator beni duyuyor gibi görünmüyordu, üzerine çullanan şövalyeleri püskürtmeye devam ediyordu sadece. Onları öylesine kenara itip geçiyordu.
Geçtiği yolda neredeyse hiç kan dökülmemiş olması biraz garipti.
"Afedersiniz, babacık!" diye bağırdım bu kez biraz daha yüksek sesle.
"???"
Bu hitapta bir tuhaflık olduğunu o an idrak edemedim. İmparator bir anlığına duraksadı.
"Beni aşağı indirebilir misiniz?" diye mırıldandım ağlamaklı bir sesle.
"Seni serbest bırakmamı mı istiyorsun?"
"Haddim değil elbette… Sadece beni aşağı indirin. Kendim yürüyebilirim. Beni duyuyor musunuz? Lütfen beni yere bırakır mısınız?"
Böyle zavallı görünmek istemiyordum. Sadece nefes alamıyordum. Sonunda tekrar yalvarmaya başladım.
"Lütfen yalvarırım. Zırhınız canımı çok yakıyor, lütf—" Ve bir anda havada uçtum. Soğuk zırhın karnımı ezen o korkunç baskısı anında yok oldu.
Göz açıp kapayıncaya kadar kendimi bir atın sırtında buldum.
"…"
Bir at. Canlı bir at!
Hayatımda hiç ata bu kadar yakın olmuş muydum ki?
Yerden bakıldığında kocaman duran bir at… Beni patates gibi ezebilecek dört kalın demir nala sahip bir yaratık. Dört kaslı uyluğu aynı anda titriyordu.
"Oh!" Gözyaşlarım yeniden belirdi ve içgüdüsel olarak atın sırtına sarıldım.
21. yüzyıldan gelen sıradan bir Koreli üniversite öğrencisi için ne deneyim ama!
Buranın bir parçası olalı sekiz ay geçmişti ama bir atın yanına bile yaklaşmamıştım.
"Ne halt oluyor?! İndirin beni!" diye çığlığı bastım.
"Sakin ol. Sakinleş."
Yatıştırıcı bir ses duydum. İnsan sarrafı kaçıran adamın inanılmaz derecede sakin bir sesi vardı. Ve bu ses hemen arkamdan geliyordu!
İmparator arkama atladı. Ağırlığını üzerimde hissedebiliyordum.
At hamle yapınca bedenim geriye doğru kaymaya başladı. Böyle düşeceğimi sanarak gözlerimi sıkıca kapattım ama sırtım sert bir duvara çarpar gibi bir şeye temas etti.
"Sırtını dik tut ve geriye yaslan."
"Böyle mi?"
"Evet, aynen öyle."
Gümüş zırhlı kolları bir çit gibi etrafımı sardı. İmparator dizginleri kavradı ve bağırdı: "Belgoth birlikleri, geri çekilin!"
Adımın cılız bir şekilde haykırıldığını duyar gibi oldum. Sergey miydi? Yoksa annem mi? Ya da babam? Ablam? Artık düşünecek halim kalmamıştı.
Ev büyüklüğündeki beyaz at, kişneyerek ön ayaklarını havaya kaldırdı. Bir mermi gibi hızla ileri fırladı. Bedenim öne doğru savrulurken sert bir kol beni sıkıca kavradı.
"…"
Tezevia’nın yerine Belgoth İmparatoru tarafından kaçırılmıştım.
Lanet olsun.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder