Seduce the Villain's Father - 6. Bölüm (Türkçe Novel)

Yapmam gereken tek şey ablamı saraydan önceden çıkarmaktı.
Ben elbette güvenli bir yerde saklanacaktım. Bir şeyler ters gitse bile Sergey’nin gelip beni kurtaracağını biliyordum. Zor olmamalıydı… ya da ben öyle sanıyordum.
Ve birkaç gün sonra, kendimi bu durumun ortasında buldum.
Hmm. B Planı başarılı olmuştu. Belgoth’un kraliyet ailesine düzenlediği baskın sırasında İmparatorluk Ordusu’nun Tezevia’yı kaçırmasını engellemeyi başarmıştım.
Gelin görün ki asıl sorun şuydu…
Gümüş saçlı adamın üzerine güneş ışığı vuruyordu. Mor gözlerini gördüğümde yutkunmakta zorlandım ve hemen gözlerimi kaçırdım.
Sütunun arkasına çömelmiş halde, boş gözlerle adama bakıyordum.
Tek bir leke bile barındırmayan pürüzsüz gümüş saçlar ve mor gözler… Adamın dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Yüzümde bomboş bir ifade belirdi. Savaşın ardından o tembel, umursamaz gülümsemesinden eser kalmamıştı.
*[Kızılımsı renkteki mor gözleri, büyük bir tutkuyla ona kilitlenmişti.]*
Bu durum, romanda tasvir edilen sahnenin birebir aynısıydı ve bunu tüm bedenimle hissedebiliyordum.
Kızılımsı mor gözler tuhaf bir şekilde parıldıyordu. Tıpkı hedefindeki avını kestirmiş bir yırtıcının gözleri gibi… Liger kıtasının doğusundaki Belgoth İmparatoru bana doğru uzandı.
"Seni yakaladım, Lebovny Prensesi."
"He…"
Ne?
---
*Birkaç saat önce.*
Huzurlu bir öğleden sonraydı. Sarayda ablam, annem ve babamla birlikte öğle yemeği yiyorduk. Annem bana endişeli gözlerle baktı.
"Yenn, pek iyi görünmüyorsun. İştahın mı yok?"
Başımı iki yana salladım, çayımdan bir yudum alıp neşeyle gülümsedim.
"İyiyim ben, endişelenmeyin."
Yalandı elbette. İştahımdan eser yoktu. Son birkaç gündür diken üstünde olmaktan tükenmiştim. Ancak gerginliğimi yatıştıracak hiçbir şey de yoktu. Belgoth ordusunun her an baskın yapabileceği bir ortamdaydık. Nedenini bilmesem de bugün içimde çok daha büyük bir huzursuzluk vardı.
Bu his adeta beni boğuyordu.
Yemekten sonra ailece çay içerken tedirginliğim devam etti. Diğer üçü hiçbir tasaları yokmuşçasına huzurla sohbet ediyorlardı.
"Doktorun ne dedi?"
"Endişelenecek bir şey olmadığını söyledi."
"Oh, içim rahatladı. Kendini her zaman rahat tutmaya bak Tezevia. Sadece sana iyi gelecek şeyleri dinlemelisin."
"Evet, öyle yapmaya çalışıyorum."
Çıldıracaktım! Gerginlikten patlamak üzereydim! Daha fazla dayanamayıp yerimden fırladım.
"Hadi abla, odamıza dönelim! Dışarıda bu kadar çok durmak iyi değil!"
"Ha? Ama Yerenica, daha iki saat bile olmadı."
"İki saat fazlasıyla yeterli!"
Acelem vardı. Ablamı zorla kolundan tutup kaldırdım. Babam ve annem şaşkınlıkla gözlerini açmış bana bakıyorlardı.
"Son zamanlarda ablam azıcık dışarıda kalsa bile hemen yoruluyor. Onu dinlendirip sonra yine getireceğim!" dedim onlar tek bir kelime edemeden hızlıca.
"Cidden mi Tezevia? Az önce iyi olduğunu söylemiştin!"
Tezevia şaşkınlıkla önce bana, sonra anne babama baktı. Koluna girip ablamı hızlı adımlarla oradan uzaklaştırmaya başladım.
"Bugün odanızdan çıkmayın lütfen!" diye seslendim uzaklaşırken annemle babama.
"Yerenica?"
"Gitmemiz lazım!"
Şansıma, sezgilerim beni yanıltmamıştı.
"…"
Yarım saat bile geçmeden, uzaktaki surların üzerinde kızıl bir bayrak dalgalandı. Çok geçmeden, beş farklı noktada aynı anda yangın çıktı. Bu, düşman saldırısının işaretiydi!
"Saldırı altındayız!"
Her neyse, bu isabetli tahminlerimle kesinlikle bir falcı dükkanı açmalıydım! Baksanıza!
Ablamın eline yapışıp koşmaya başladım.
"Yenn, neler oluyor?" diye bağırdı Tezevia.
"Vaktimiz yok abla! Bu taraftan!"
Hamile kadınlar yürürken bile dikkatli olmalıydı, koşarken çok daha fazla… Ama şu an bunu düşünecek durumda değildik. Ne de olsa İmparatorluk tarafından kaçırılmaktan iyiydi.
Ablamı hızla Yıldız Sarayı’na doğru yönlendirdim. Bugün için hazırladığım yer oradaydı.
Sarayın merdivenlerini üçer beşer tırmandım ve ablamı ikinci katın sonundaki bir odaya ittim.
"Yerenica… Annem ve babam…" Tezevia artık gözyaşlarına boğulmuştu.
"Onlara bir şey olmayacak."
Ablamı sakinleştirmeye çalıştım. Gerçekten de orijinal hikayede Lebovny Kralı ve Kraliçesi’ne bir şey olmuyordu. Sonuçta Belgoth İmparatoru’nun tek amacı prensesi kaçırmaktı.
Tezevia bana pek inanmış gibi durmuyordu. Endişeyle sürekli pencereden dışarı baktığım için kaçmaya hazırlanıyormuşum gibi görünüyordum. Amacım bu değildi elbette.
Odadaki büyük, boş kitaplığı zorlanmadan kenara ittim.
Arkasında bir insanın ancak sığabileceği kadar küçük, kare şeklinde bir boşluk vardı.
"İçeri gir abla." dedim damlayan terlerimi silerken deliği işaret ederek.
Ablam gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüyle önce bana, sonra duvardaki yarığa baktı. Belli ki bir açıklama bekliyordu. Ama hiç vakit yoktu. Bağrışmalar ve haykırışlar artık daha da yakından duyuluyordu.
Ablamı hızla o boşluğa doğru yönlendirdim. Brisney için büyük bir delik olabilirdi ama yetişkin bir insan için oldukça dardı. İkimiz aynı anda sığamazdık. Ben giremezdim.
Yıldız Sarayı’nın ikinci katının sonundaki bu kitaplığın arkasında başka bir gizli sığınak daha vardı; romanda yazıyordu. Lebovny’ye dönen Brisney, Alexio ile kavga ettiğinde ondan kaçıp bu gizli yere saklanmıştı. Hatta yanlış düğmeye basarsanız kendinizi zindanda buluyordunuz.
Tam olarak emin olamasam da ablama söylemem gerekiyordu.
"Yerdeki şu küçük düğüm gibi yeri görüyor musun? Eğer İmparatorluk Ordusu bu odaya girerse… Sadece ona bas. Seni dosdoğru mahzen katına indirecektir."
"Yerenica…"
"Bu aralıklardan dışarıyı izlemek zorundasın, tamam mı?"
"Yenn!" Tezevia kahredici bir çığlık attı. Yüzü bembeyaz kesilmiş, gözyaşlarından ıslanmıştı.
"Bana bir açıklama yap! Neler oluyor burada?"
"Sonra." dedim. "Şimdilik sadece Brisney’yi düşün."
Kitaplığı tekrar deliğin üzerine doğru kaydırdım. Kitaplığın arasındaki raflardan ablama baktım.
"Sonra görüşürüz abla."
Ablam Tezevia’yı son kez gördüğümü hiç düşünmemiştim. Bilemezdim ki!
Her neyse, Tezevia’yı güvenli bir şekilde sakladıktan sonra saraydan sıvıştım. İkinci gizli deliğe gitme vakti gelmişti.
Birinci kata indiğimde etraf bağrışan insanlarla ve kılıç şakırtılarıyla doluydu.
"Prensesim!" Beni arayan Lebovny şövalyelerinin feryatları duyuluyordu.
"Prenses Yerenica!"
*Tak tak tak tak.* Seslerin bana doğru yaklaştığını duyabiliyordum.
*Hık! Bir hata mı yapmıştım? Acaba ikinci kattaki dolaba mı saklansaydım? Nasıl olsa Sergey beni kurtarmaya gelecekti…*
Yıldız Sarayı’nın sütunlarından birinin arkasından dışarı uzandım.
"Hık!"
Gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi. Karşımdaki bu sahne, romandaki kelimelerin aynen tasvir ettiği gibiydi.
Kızılımsı mor bir bayrak dalgalanıyordu. Önümde duran gümüş kılıç güneşin altında parıldadı. Hızlıydı ama sütunun diğer tarafındaki yerde kırmızı kanı ilk bakışta gördüm.
"Aman Tanrım. O da neydi böyle?"
Bu bir şaka değildi, değil mi? Sütunun arkasına tekrar çöküp dudaklarımı ısırmaya başladım.
Tek sığınağım Batı Sarayı’ndaydı. Batı Sarayı’nda da benzer bir yeraltı deliği vardı. Brisney’nin çocukken sarayda bulduğu başka bir delikti o.
Oraya gitsem sorun olmazdı herhalde…? Yoksa burada durup Sergey’yi mi beklemeliydim!
Ama o huzursuz önsezi tekrar baş gösterdi. Sergey beni kurtarması gerektiğini nereden bilecekti ki! Beni nerede bulacağını nereden bilecekti?
Orijinal hikayeye inanan biriydim ama aynı zamanda orijinal hikayeyi mahveden asıl suçlu da bendim. Sonunda titreyen bacaklarımla ayağa kalktım.
Batı Sarayı hemen köşenin başındaydı. Göze batmamak için şu sütunların arasında dikkatlice ilerleyebilirdim.
*Kahretsin…*
Karşı taraftan gelen konuşma sesleri yüzünden tüylerim diken diken oldu.
Derin bir nefes alıp karşımdaki sütuna diktim gözlerimi. Evet. Var gücümle koşarsam diğer sütunun arkasına tekrar saklanabilirdim. Yapabilirim sanırım.
Başımı kaldırdım, etrafı şöyle bir kontrol ettikten sonra eğilip elbisemi topladım ve olabildiğince hızlı koştum.
İşte bu!
Bir sütun!
"Oh!"
Hiç kimseden yardım almadan sütunların arasından geçmeyi başarmıştım. Harika. Bu şekilde Batı Sarayı’na kadar gidelim bakalım.
Saydım, geriye altı sütun kalmıştı.
Lanet olsun. Çok fazlaydı. Sessizce küfrederek sütunun arkasından tekrar dışarı baktım. Şövalyeler henüz buraya kadar gelememiş gibi görünüyordu.
Var gücümle koştum.
"Hoppala!"
Ağzımdan gayriihtiyari çıkan garip bir sesle yumuşak bir iniş yaptım. Sütunun arkasına saklanır saklanmaz elimle ağzımı kapattım ve etrafı süzdüm.
Kimse yok mu? Güzel, güzel. Gidiyoruz…!
Bu şekilde iki sütunu daha geride bıraktım. Şimdi geriye sadece iki sütun kalmıştı. Zafer hemen köşenin başındaydı.
Sütunun arkasından dışarı baktığımda gümüşi bir şey fark ettim ama görmezden geldim. Şu an kimse bakmıyordu nasıl olsa.
Fakat bir sonraki an, doğrudan bana bakan bir çift gözle karşı karşıya geldim.
Kalbim ağzımdan çıkacaktı neredeyse. Göğsümde deli gibi çarpan kalbimle sütuna yapıştım. Ne zamandan beri beni izliyordu bu?!
Gözler parıl parıl yanan parlak bir mor renkteydi. Ne anlama geldiğini idrak edemeden bana doğru yaklaşan ayak seslerini duydum.
Sütuna sarılan bedenim aşağı doğru kayarken zırh seslerini duyabiliyordum.
Sütunun arkasında saklanıyordum ve ayak sesleri yaklaştıkça gölgenin giderek büyüdüğünü görebiliyordum.
Kalbim patlayacakmışçasına gümbürdüyordu. Elimle ağzımı sıkıca kapatmadan önce derin bir nefes verdim.
*Kesik kesik nefes sesleri…*
"…"
Ağlayacak gibi hissediyordum. Kalbim yalvarırcasına haykırıyordu. *Sergey, gelip beni kurtarma vaktin geldi! Şu an ortaya çıkarsan seni milyon kez öpeceğim. Ortaya çık! Lütfen!*
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder