The Forgotten Field - 83. Bölüm (Türkçe Novel)

Fakat adamın parıldayan gözbebekleri hâlâ kızın yüzüne çivilenmiş gibiydi.
Şaşkınlık, öfke ve tuhaf bir arzunun bir arada harmanlandığı karmaşık bir ifadeyle kıza tepeden baktı ve mırıldandı.
"Sen de kimsin be kadın..."
"Bakınca anlayamıyor musun?"
Thalia çenesini dikleştirip alaycı bir edayla lafı yapıştırdı.
"Az önce geveleyip durduğun, 'gayrimeşru bir çocuktan fazlası olmayan o uğursuz kadın' benim."
Adamın yüzü hiddetten kor gibi kızardı.
Sanki durum kafasında ancak şimdi rayına oturmuş gibi, şokun etkisiyle buğulanan gözleri aniden berraklaştı.
Burnundan sıcak soluklar püskürten adam, galeyana gelmiş bir sesle gürledi.
"Öyle olsa bile, bu ne cürettir! Ben bir soyluyum, bir şövalyeyim! Dünya üzerinde nerede görülmüş bir soylunun böyle bir muameleye maruz kaldığı!.."
"Dünyanın neresinde birinin ulu orta saray hanedanına hakaret etmesine izin veren özel bir kanun var peki?"
Thalia adamın sözünü kesip dudaklarının kenarını kıvırdı.
"Herkesin gözü önünde bir İmparatorluk Prensesi'ni küçük düşürüp Doğu'nun gelecekteki hükümdarına itaat etmediğin için kellenden olsan bile gıkını çıkarmaya hakkın yok, farkında mısın? Şarap vaftiziyle kurtulduğuna dua etmelisin."
"Ben yalnızca sadakatimden ileri gelen doğrudan bir tavsiyede bulundum!.."
"O havlamaları köpeklere sakla."
Kızın gözleri, adamı adeta duvara sıkıştırırcasına zehir gibi parıldadı.
"Sadakat mi? Doğrudan tavsiye mi? Güldürme beni. Sadece kendi içindeki hoşnutsuzluğu etrafa salyalar saçarak haykırıyordun, hepsi bu."
Kızın yaydığı o zehirli havayla baskılanan adam, gayriihtiyari irkilip bir adım geri çekildi.
Onun bu halini aşağılar gibi süzen Thalia, birinin sinir uçlarıyla bilhassa oynarken kullandığı o tatlı, işveli sesiyle konuştu.
"Ayla için bu kadar üzülüp kahroluyorsan, neden koşup onu teselli etmiyorsun? Kim bilir belki de tüm İmparatorluk'un hayran olduğu o kusursuz Prenses sana lütfunda bulunur."
Ardından adamı tepeden tırnağa yavaşça süzdü ve hafif, alaycı bir kahkaha patlattı.
"Gerçi yok ya, senden olmaz. Ablam sanıldığından çok daha fazla tipe önem verir."
Adamın yüzü artık yanıyormuşçasına mosmor bir kızıla bürünmüştü.
Varkas, adamın gözlerindeki o arzunun nasıl keskin bir düşmanlığa evrildiğini sessizce izledi.
Büyülenme anında nefrete, arzu ise hiddete dönüşmüştü.
Kızla karşılaşan erkeklerin çoğu tam olarak bu tepkiyi veriyordu.
Adam, gözlerinin akı kan çanağına dönmüş halde her an kızın üzerine atılacakmış gibi öne doğru eğildi.
Bu kadar sabır kâfiydi.
Varkas pelerinini kızın başının üzerine çekti, elini o küçük kafasının arkasına sarıp kızı sıkıca göğsüne bastırdı.
Thalia irkilerek nefesini tuttu ve kollarını çırptı.
Kendisinden kaçmaya çalışan kızı kucağında sıkıca tutarken adamın yüz ifadesini pürdikkat gözlemledi Varkas.
Aşağılanmanın getirdiği öfkeyle köpürse de adam, kadını Varkas'ın kollarından çekip almak istiyormuşçasına sabırsız görünüyordu.
Gözleri fal taşı gibi açılan adam, dişlerini gıcırdatarak bağırındı.
"Onu derhal bana verin! Bu hakareti öylece sineye çekemem!"
"Sineye çekmeyip ne yapacaksın? Benimle kılıç düellosuna mı tutuşacaksın? Yoksa ne..."
Varkas'ın elini itip adama hırçınca bağıran Thalia aniden sustu.
Sanki adamın etrafını saran o uğursuz atmosferi en sonunda hissetmiş gibiydi.
Varkas pelerinle kızın yüzünü dikkatlice kapattı, ardından salondakilerin tepkilerini süzdü.
Çoğunun yüzünde şaşkın bir ifade vardı ancak azımsanmayacak bir kesim, merak ve ilgiyle karışık bakışlar fırlatıyordu.
Elbette birkaçının gözlerinde açık bir düşmanlık okunuyordu.
Vasalların itaatini kademeli olarak kazanıp temelini sağlamlaştırma planı daha şimdiden yatmış gibiydi.
Derin bir iç çekişi bastırıp bakışlarını yeniden o devasa adama çevirdi.
"Eşimin sorduğu soruyu tekrarlamam gerekecek sanırım. Sineye çekmeyip ne yapacaksın?"
"Uğradığım hakaretin özrünü almak zorundayım!"
Varkas adamın talebini değerlendirir gibi yapıp çenesini sıvazladı.
Alek Gutvan, güneydoğu bölgesinde hatırı sayılır bir gücü elinde tutan nüfuzlu bir figürdü.
Savaş yeteneğine tapan Khan halkının savaşçıları arasında bu adamı körü körüne takip eden pek çok kişi olmalıydı.
Yüzlerce güçlü savaşçıdan oluşan bir süvari birliğine komuta ettiği ve yerel bir derece beyi olarak sağlam bir mevki edindiği için, yirmili yaşlarının başındaki genç bir adamı dilediği gibi parmağında oynatabileceğini sanacak kadar küstahlaşmıştı.
Varkas döner dönmez buraya gelip huzursuzluk çıkarması da büyük olasılıkla inisiyatifi eline alma çabasıydı.
Varkas'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"İlla bir özür mü istiyorsun?"
"Evet! Herkesin huzurunda beni aşağıladığınız ve alay ettiğiniz için nezaketle özür dileyeceksiniz!"
"Sen ne dersin?"
Varkas bakışlarını aşağı indirip soruyu Thalia'ya yöneltti.
"Bu talebi yerine getirmeye niyetin var mı?"
İhanete uğramışçasına bir bakış fırlatıldı anında ona.
Avizenin ışığı, Varkas'ın dinginliğini her daim altüst eden o koyu mavi gözbebeğinde oynaşıyordu.
"Ölmeyi tercih ederim. Önce dilimi ısırıp koparırım daha iyi!"
"Dudaklarından dökülenler bunlar."
Adamın üzerine kurak bakışlarını tekrar diktiğinde, o kanlı gözlerde beliren vıcık vıcık kötülüğü gördü.
Adam lafları çiğner gibi tükürdü.
"O halde Genç Efendi, eşinizin yerine siz özür dileyin. Ne olursa olsun, uğradığım bu hakaretin telafisini almak zorundayım."
Salonun dört bir yanından kaba soluklanma sesleri yükseldi.
Onu test etmeye çalışanlar bile sınırları fazlasıyla aşan bu talep karşısında bocalamış görünüyordu.
Varkas kısa bir an durakladı, ardından yavaşça ağzını açtı.
Tam o anda acil bir el onu durdurdu.
Varkas bakışlarını indirip kızın kanı çekilmiş yüzünü gördü ve kaşlarını çattı.
Thalia, Varkas'ın kolunu sıkıca kavrayıp çatallı bir sesle çaresizce haykırdı.
"Yapma. Eğer özür dilersen seni asla affetmem!"
Yine midesinde bir şeyler kıpırdandı Varkas'ın.
Daha önce bu hissin rahatsızlığa yakın olduğunu düşünmüştü. Fakat belki de öyle olmadığı düşüncesi geçti zihninden.
Kızın elini kolundan çekip adama doğru yavaşça yaklaştı. Adamın bakışları hâlâ kızın üzerindeydi. Bu bakışları perdelemek istercesine Varkas, keskin şarap kokan o surata doğru alçak sesle konuştu.
"Bizler doğuluyuz, değil mi? Bir şey istiyorsan onu bileğinin gücüyle söküp almalısın."
"Yani diyorsunuz ki..."
Soluk soluğa kalan adamın yüzünde derin bir şüphe belirdi.
Varkas sakince ekledi.
"Bunu geleneksel yolla çözelim. Eğer beni bir düelloda mağlup edersen, herkesin huzurunda senden nezaketle özür dileyeceğim."
Ziyafet salonunu şiddetli bir fısıltı dalgası sarstı.
Adamın bu teklife derhal atılacağı beklentisinin aksine, yanıtını geciktirip Varkas'ı tartan bakışlar fırlattı.
Varkas, bu adamın sergilediği o kaba saba lafların ve davranışların yarısının rol olabileceğini düşündü.
Kurnaz gözlerle onu süzen adam nihayet ağzını açtı.
"Bir düellonun ne anlama geldiğini gerçekten kavrayabiliyor musunuz? Bu topraklarda yapılan bir düello, İmparatorluk Sarayı'nda düzenlenen o çocuk oyunlarına benzemez. Bizim için düello, can ortaya konularak yapılan amansız bir kapışmadır."
Thalia derin bir nefes alıp hışımla Varkas'ın ceketini çekiştirdi.
Bunu görmezden gelerek umursamaz bir tonla cevap verdi Varkas.
"Ne o, korkuyor musun?"
Adamın geniş alnında kalın bir damar kabardı.
Onu ulu orta tepeden tırnağa süzdükten sonra adam sırıttı.
"En azından cesaretiniz bir doğuluya yaraşır nitelikte."
"Cevabın?"
"Pekala. Düelloyu kabul ediyorum."
Adam cevap verir vermez her yerden mırıltılar yükseldi.
Varkas, bu ani gelişme karşısında afallamış bir ifade taşıyan Daren'e çenesiyle işaret etti.
"Bir at ve zırh hazırlayın."
"Güneş çoktan battı. Yarın şafak vaktini beklemek daha hayırlı olur..."
"O zamana kadar uzatmaya ne gerek var?"
Daren'in sözünü kesen Varkas, kışkırtır gibi adama baktı.
"Khan halkı daha yürümeyi öğrenmeden at binmeyi ve savaşmayı öğrenir. Güneşin batması bizim için bir engel midir?"
"Hiçbir engel teşkil etmez!"
Adam gürleyerek yanıt verdi.
"Hey siz! Derhal zırhımı ve silahımı getirin!"
"Sir Gutvan, lütfen önce bir sakin olun. Bunu yarın yeniden istişare edelim..."
Yaveri olduğu anlaşılan genç bir adam aceleyle onu durdurmaya çalışınca, adam atıp yumruğunu gencin suratanın ortasına indirdi.
"Bana iki kez söyletme!"
Burnunu tutarak kanlar içinde kalan genç adam, aceleyle ziyafet salonundan dışarı koştu.
Artık salon heyecanın hararetiyle dolmaya başlamıştı.
Adam da gaza gelmiş gibiydi.
Her bir kelimeyi çiğnercesine konuştu.
"Düello herkesin gözü önünde cereyan edecek. Eğer ben kazanırsam, başınızı toprağa gömüp tam orada özür dileyeceksiniz. Madem galibiyet ve mağlubiyet can ortaya konularak belirlenecek, böylesi bir bedel ödenmeli, değil mi?"
"V-Varkas!"
Kontrolden çıkan bu durum karşısında dona kalan Thalia, Varkas'ın yolunu kesti. Varkas bakışlarını ancak o zaman kıza çevirebildi.
Thalia içine kaçmış gibi çıkan bir sesle mırıldandı.
"B-Ben özür dilerim... Özür dileyeceğim, o yüzden... gereksiz bir şey yapma."
Kızın ağlamaklı sesi Varkas'ın midesini merhametsizce tırmaladı.
Pelerini çekip kızın yüzünü daha da dikkatlice kapattı, ardından duygusuz gözlerle adama baktı.
"Pekala. Dediğin gibi olsun."
Adamın tebessümü derinleşti. Kendi zaferinden emin birinin yüzüydü bu.
Alek Gutvan, avının karşısındaki bir ayı gibi dudaklarını yalayıp sordu.
"Peki siz kazanırsanız ne talep edeceksiniz, Genç Efendi?"
Tam o sırada hizmetkarlar zırhları taşıyarak salona daldı.
Atik bir çocuktan zırh eldivenini alan Varkas başını hafifçe yana yatırdı.
Dudaklarından süzülen cevap kendi kulağına bile kupkuru geldi.
"Senden talep etmek istediğim hiçbir şey yok."
Elini metal eldivenin içine kaydıran Varkas, ağır ağır ekledi.
"Çünkü ben kazanırsam, bir daha asla konuşamayacaksın."
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder