The Forgotten Field - 29. Bölüm (Türkçe Novel)

the-forgotten-field

Thalia garip bir şekilde elleriyle oynadı ve pürüzlü bir ses tonuyla konuştu.


"Eğer saçımın tek bir teline bile zarar verirsen... seni asla affetmem."


Adam cevap vermedi. Ancak hareketleri sanki biraz daha dikkatli bir hal almıştı.


Saçlarını neredeyse okşuyormuş gibi hissettiren bu dokunuş karşısında Thalia yutkunamadı, boğazı kurudu. Adamın gömleğinin açık yakasından, onun belirgin adem elması ve bir kuşun kanat kemikleri gibi zarifçe göze çarpan köprücük kemikleri net bir şekilde görünüyordu.


Varkas’ın hareket ettikçe esneyen ama bir o kadar da güçlü olan ön kolunu kas katı hissedebiliyordu; yün pantolonunun örttüğü o uzun bacaklarının, kendi uyluklarının hemen yanında durduğunun fazlasıyla farkındaydı.


Thalia kızaran yüzünü gizlemek için başını iyice öne eğdi.


"Daha... daha bitmedi mı?"


Düğmeye takılan bir saçı kurtarmak gerçekten bu kadar uzun sürebilir miydi? Yoksa kendisi o kadar gergindi ki bu an ona gerçek dışı bir şekilde uzun mu geliyordu?


Avuç içleri terlemeye başlamıştı. Ellerini yerdeki kıyafet yığınına sürttü. Sonra bileklerinin içinin bile kıpkırmızı kesildiğini görünce irkildi.


'Tüm vücudum kızarmış olamaz, değil mi? Eğer öyleyse, ne kadar gülünç görünüyorumdur kim bilir?'


Huzursuz bir ses tonuyla sesini yükseltti.


"Yeter artık, kes gitsin!"


Her konuda her zaman hızlı ve çevik olan bir adamın aksine, Varkas bir süre el yordamıyla uğraştıktan sonra elini beline doğru indirdi. Adamın bir hançer çektiğini gördüğünde Thalia kaskatı kesildi.


Varkas kolunu yeniden kızın sırtına doladı. Thalia farkında olmadan adamın kıyafetinin eteğini sıkıca kavradı.


"A-ama saçımı çok fazla kesme..."


Daha sözünü bitiremeden hafif bir çıt sesi duyuldu ve saç derisindeki o hafif baskı ortadan kalktı. Bir tutam saçının kesilmiş olabileceğinden endişelenen Thalia alelacele arkasına döndü.


Neyse ki ortalıkta kesilmiş bir saç lülesi görünmüyordu. Bunun yerine, yerde parıldayan altın sarısı bir düğme duruyordu. Kız düğmeyi yerden alıp yakından inceledi. İnce bir işçilikle yapılmış düğmenin üzerinde Roem Şövalyeleri’nin arması kazınmıştı. Başını yeniden çevirip adama doğru baktı.


Varkas çoktan ayağa kalkmış, belindeki hançeri kınına sokuyordu.


"Daha ne kadar orada oturmayı düşünüyorsunuz?"


Dağılan kıyafetlerini düzelten Varkas, dümdüz bir sesle konuştu. Thalia beceriksizce ayağa kalktı. Nedense kendini mahcup hissediyordu. Bilerek boğazını temizledi ve düğmeyi adama doğru uzattı.


"Al, bu senin."


"İhtiyacım yok. Atın gitsin."


Varkas baştan savma bir cevap verip pencereden dışarıya göz attı. Onlar farkına varmadan, kızıl gün batımı gökyüzünü çoktan boyamıştı. Başını yeniden çevirdi, tamamen darmadağın olmuş odaya şöyle bir baktı ve yorgun bir ifadeyle konuştu.


"Şimdi çıkabilir miyim?"


Thalia hiç itiraz etmeden başını salladı. Adam hafifçe eğilerek selam verdi ve hemen odadan çıktı. Thalia, adamın uzaklaşan ayak seslerini sessizce dinledi, ardından hızla yatağın kenarına koşup mücevher kutusunu çıkardı. Varkas’ın düğmesini kutunun en derin yerine yerleştirdi.


O gece, içindeki tuhaf bir heyecan yüzünden gözüne uyku girmedi. Adını koyamadığı duygular göğsünü sızlatıyordu. Adamın sözlerini, hareketlerini ve gözlerini tekrar tekrar zihninden geçirdi.


Belki de...

Hayır.

Bu imkansız.

Ama yine de, ya öyleyse...


Karmakarışık düşünceler kafasının içini doldurmuştu. Beyni patlayacak gibi hissediyordu. Yine de, nedense kendini gülümserken buluyordu. Mutluluk içinde yüzerek bütün gece yatakta bir o tarafa bir bu tarafa döndü.


Ancak ergenlik döneminin bu saçma fantezilerinin paramparça olması çok uzun sürmedi.


Birkaç gün sonra, Varkas ve Ayla’nın nişan haberini aldı. Sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi. Hayır, bundan çok daha kötüydü. Bir anda bulutların üzerine kadar yükselmiş, sonra da dosdoğru yere çakılmış gibi hissetmişti.


Hemen ayrı saraydan dışarı fırladı ve eğitim alanına doğru ilerledi. Öğlen vakti, muhafız şövalyelik görevini yerine getirmek için zaten kızın yanına gelecekti ama Thalia o vakte kadar sabredemiyordu.


Thalia tek bir nefeste sarayın yarısını geçti ve şövalyelerin eğitim yaptığı o geniş, açık alana daldı. Onu gören insanların temkinli bakışlar fırlattığını hissedebiliyordu ama o an bu umurunda bile değildi. Thalia endişeyle gözlerini gezdirdi; o soluk, parıldayan kül sarısı saçları aradı. Sonra, eğitim alanını dolduranların düzenli şövalyeler değil, ön hazırlık eğitimi alan çömezler olduğunu fark edince arkasını döndü.


Eğer eğitim alanında değilse, ofiste evrak işleriyle ilgileniyor olma ihtimali yüksekti. Hemen eğitim alanının hemen yanında bulunan askeri ofise doğru yöneldi.


Beklediği gibi, Varkas ofisteydi. Ancak evrak işleriyle ilgileniyor gibi görünmüyordu.


Kapı kolunu indirmekte olan Thalia, içeriden gelen ince bir hıçkırık sesi duyunca hareket etmeyi bıraktı. Aralık kalan kapının boşluğundan, Varkas’ın sırtını pencereye dönmüş bir halde durduğunu ve bir kadının yüzünü onun göğsüne gömerek hüngür hüngür ağladığını gördü.


Hayal bile edemeyeceği bir manzara karşısında donakalan Thalia, o gizemli kadının başını kaldırıp çaresiz gözlerle adama baktığını izledi.


"O kadını sevmiyorsun, değil mi?"


Thalia’nın midesini bulandıran acınası bir ses tonuydu bu. Kadın sanki yalvarıyormuş gibi ona çaresizce tutunuyordu.


"Onunla sadece siyasi nedenlerle evleniyorsun, değil mi? Lütfen, bana bunun doğru olduğunu söyle."


Aniden Thalia’nın boğazı düğümlendi. Onunla bu şekilde yalvararak konuşabilecek bir kadının var olması, sanki başına bir balyoz indirilmiş gibi hissettirmişti. Endişeli bir kalple adamın yüzünü inceledi.


Nihayet, adamın sıkıca kapalı duran dudakları aralandı.


"Vereceğim cevabın sizin için ne gibi bir anlam taşıyacağını anlamıyorum."


Sesi o kadar kuruydu ki insanın tüylerini ürpertiyordu. Thalia farkında olmadan omuzlarını dikleştirdi. Varkas, cansız bir balmumu bebek gibi duran yüzüyle kadına tepeden baktı, ardından sanki durumu hiç anlamıyormuş gibi başını hafifçe yana eğdi.


"Siyasi nedenlerle olsun ya da olmasın, ne fark eder? Ben Birinci Prenses Ekselansları’nı eşim olarak kabul edeceğime söz verdim ve bu sözümü yerine getirme niyetindeyim."


Kadının ince sırtı gözle görülür bir şekilde kaskatı kesildi. Muhtemelen kalbi paramparça oluyormuş gibi bir acı çekiyordu. Ama adam orada durmadı.


"Benden ne beklediğinizi bilmiyorum ama en başından beri duygularınıza karşılık verme niyetim olmadığını açıkça belirtmiştim."


Kadının ensesindeki tüm kan çekildi. Adam onun bu acınası halini hiç de umursamıyormuş gibi yorgun bir iç çekti ve ekledi.


"Gelecekte bu tür rahatsız edici görüşmeler yapmamayı tercih ederim. Nişanım resmi olarak kararlaştırıldığına göre, gereksiz dedikodulardan kaçınmak istiyorum."


Kadın, sanki tüm dermanı tükenmiş gibi gerisin geri sendeledi ve yere yığıldı. Varkas’ın yüzünden gelip geçici bir can sıkıntısı ifadesi geçti.


En ufak bir acıma izinin bile bulunmadığı o duygusuz yüz karşısında Thalia, tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. O ifade, o gözler... Her şey ürkütücü derecede tanıdıktı.


Thalia alelacele oradan uzaklaştı. Eğer sadece biraz daha hızlı olsaydı, orada oturup hıçkıran o kadın değil, kendisi olacaktı. Sadece bu sahneyi hayal etmek bile sırtından aşağı soğuk suların dökülmesine yetti. Eğer o aşkı için yalvarırken Varkas ona bu gözlerle baksaydı, muhtemelen oracıkta ölürdü.


Hayır. Kesinlikle ölürdü.


İşte bu yüzden, Thalia ondan gerçekten korkmaya başladı. Sadece birkaç kelimeyle onu ölüme sürükleyebilecek bir adamdan canıgönülden korkuyordu. Doğal olarak, Varkas’a karşı olan tavrı eskisinden çok daha savunmacı bir hal aldı. Artık o, platonik aşkının nesnesi olmaktan ziyade, bir baş düşmana daha yakındı. Eğer bu duyguyu tamamen dizginleyemezse bundan sonra korkunç bir acı içinde yaşayacaktı.

Yorumlar