The Problematic Prince - 1. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Bir Bahar Gününde Gelen Zehirli Mantar


Erna Hardy, terbiyeli bir kızdı.


Artık nazik bir genç hanım olarak yetiştiğine göre, sıra zarif bir eş olmaya gelmişti.


Fakat o uzun paragrafın içeriğini özetlemek gerekirse aldığı yanıt beklediğinden çok farklıydı, özellikle de dürüst bir adama iyi bir eş olma şansını yerle bir ediyordu.


"Asla olmaz."


Uzun süre bir mektuba dikili kalan Erna’nın gözleri, kendi kendine konuşurken kararlılıkla doluydu.


"Bu saçmalık!"


Tekrar düşündüğünde bile sonuç aynıydı. Oturduğu yerden kalkan Erna, pencereye doğru yürüdü. Bahar güneşinin göz kamaştıran ışıklarının içeri süzüldüğü bir öğleden sonraydı ama hissettikleri kasvetliydi.


Gıcırdayan bir sesle pencere kanatlarını açtı, dizlerini göğsüne çekerek pervaza oturdu. Yerden oldukça yüksekte olan Baden malikanesinden köyün manzarası seçilebiliyordu. Erna’nın bakışları, bahçenin bir kenarında duran tekli sandalyede kısa bir süre duraksadıktan sonra yavaşça meyve bahçesinin hafif eğimine, akarsulara ve sarı kirazlarla kaplı tepelere kaydı.


Dünya, bir insanın talihsizliğiyle ilgilenmiyordu.


Bu durum onu açıkça rahatsız ediyordu. Sevgi dolu bir ailesi olsa da hayat dolu bir yerden kapı dışarı edilmenin eşiğinde olsa da, neşeli bir baharla dolu olan bu dünya güzeldi. Eğer birisi bu aptalca şikayeti duysa gülerdi. İçine bir parça alaycılık eklenmiş bir rahatlama hissetti.


"Küçük hanım! Bayan Erna!"


Kahya Bayan Grebe’in sesi koridorun uzak ucundan ona ulaştı. Görünüşe göre öğle yemeği vakti gelmişti bile.


"Evet! Buradayım! Hemen geliyorum!"


Erna, aceleyle pencere pervazından inerek seslendi. Görünmesin diye o saçma mektubu çekmecenin derinliklerine sakladı ve dağılan giysilerini düzeltti.


O iyiydi.


Birinci kattaki yemek odasına doğru ilerlerken sanki bir büyü ezberliyormuş gibi mırıldandı: "Sorun yok. Her şey yoluna girecek."


"Avukatla görüştün mü Erna?"


Bugünkü hava durumu ve yeni heykeller hakkında bir şeyler geveleyen Barones Baden, ancak yemeğini bitirdikten sonra konuyu açabilmişti. Sakin kalmaya çalışıyordu ama gözlerinde tarif edilemez bir gerginlik vardı.


"Hayır büyükanne. Henüz değil."


Erna sert bir tonda cevap verdi.


"Bu hafta bitmeden biriyle mutlaka görüşeceğim."


Pencerenin camından sızan güneş ışığı Erna’nın üzerine düşüyor, boynunu ve belini aydınlatıyordu. Kalbi hızla çarpıyor, dudakları kuruyor ve parmakları yumruk halini alıyordu. Neyse ki Barones daha fazla soru sormadan başını salladı.


"Evet, görüşmelisin. Keşke bir yolunu bulabilsem."


Fazlasıyla sessiz olan odanın havasına nazik bir iç çekiş sindi.


Erna, dizlerinin üzerindeki ellerine bakan büyükannesine gözlerini dikti. Kadın bir ay içinde yaşlanmış ve çökmüştü. Bir gecede kocasını kaybetmişti ve şimdi tüm küçük varlığını, başkalarından hiçbir farkı olmayan bir akrabasına devredecekti. Peki, Erna gerçeği ona nasıl söyleyebilirdi?


Erna, boğazındaki o kuru düğümü yutkunarak dik oturuşuna geri döndü. Gerçeği açık etmemek için dudakları inatla mühürlenmişti.


Aslında, avukatla daha önce görüşmüştü. Gelen cevap, Erna’nın zaten bildiğinden farklı değildi.


Hiç oğlu olmadığı için Baron Baden’in mülkü yeğenine kalacaktı.


Erna, böylesine saçma yasaların var olduğunu uzun zamandır biliyordu. Bu üzücü ve adaletsizdi ancak yasayı değiştirmenin bir yolu yoksa bir karşı önlem bulmaları gerekiyordu. Erna’nın işlerini yavaş yavaş artırarak para biriktirmeye başlamasının tam zamanıydı. Böylece bir gün bu evi dürüst bir yolla tekrar satın alabilirdi ama o "bir gün" çok erken gelmişti ve biriktirdiği para yeterli değildi.


‘Maalesef miras hukuku bu şekilde işliyor, Bayan Hardy.’


Erna başka bir yol için yalvardığında, avukat her seferinde tutarsız ve samimiyetsiz yanıtlar vermişti.


‘Şimdilik en iyisi durumu Bayan Baden’e açıklayıp merhamet dilemek olacaktır.’


Avukat piposunu dişleyerek sözlerini bitirmişti. Kaba bir tavırdı ama Erna buna katlandı. Danışmanlık ücretini düzgünce ödeme konusunda zorluk çeken müşterileri hoş karşılayan pek fazla avukat yoktu.


O öğleden sonra Erna, Thomas Baden’e bir mektup yazdı. Uygun bir avukat bulamadığı için bunu yapmaya mecbur kalmıştı. Ve bugün, Thomas Baden’den gelen cevap; korku dolu bir pişmanlığı, mutlak bir çaresizlik ve öfkeye dönüştürdü.


"Her şey yoluna girecek büyükanne. Çok fazla endişelenme."


Yalan söyleyen Erna, büyükannesine güven vermek için gülümsedi, masadan kalkıp önlüğünü taktı. Yavaş adımlarla gelen Bayan Grebe’e masayı toplaması için yardım etme konusunda oldukça becerikliydi.


Hiçbir şey yolunda değildi.


Bulaşıkları ovarken Erna, artık kaçamayacağı o gerçeği kabul etti.


Çökmüş bir aristokrat olan Baron Baden’in mal varlığının artık sadece kırsaldaki bu evden ibaret olduğunu söylemek mübalağa olmazdı. Ancak ev, yakında yasal varis olan Thomas Baden tarafından işgal edilecekti. Ve o, bu toprağı bir an bile tereddüt etmeden satacaktı.


Erna, bastırılmış öfkesiyle derin bir nefes aldı. Süngeri sertçe sıkmasıyla oluşan sabunlu su, kıvrılmış koluna ve önlüğüne sıçrayarak küçük bir leke bıraktı.


Thomas Baden onu tamamen anlayabildiğini söylüyordu. Ancak kendi sebepleri olduğu için, evin elden çıkarılmasını Barones Baden ölene kadar erteleyemezdi.


Eğer adam sadece böylesine kararlı bir ret cevabı vermiş olsaydı, Erna kendini bu kadar kötü hissetmezdi.


Bulaşıkları bitirdikten sonra Erna, önlüğü rulo yapılmış halde arka bahçeye yöneldi. Güzel dişbudak ağacının altındaki dedesinin sandalyesine oturduğunda gözleri gözyaşlarıyla yanmaya başladı.


O saçma cevap, Thomas Baden tarafından sunulan bir taviz içeriyordu: Eğer Erna Hardy onunla evlenirse "ekstra nazik" olmaya dünden razıydı.


Güzel bahar manzarasının görüntüsü puslu bir hal aldı ama Erna gözlerini sonuna kadar açarak gözyaşlarını tuttu. Öyle biri için ağlamak istemiyordu. Henüz yaşına bile girmemiş, çaresiz akrabasına böyle davranan bir adam...


"Baba."


Farkında olmadan mırıldandı. Onu uzun zaman önce unutmuştu ama bu dünyada hala bir yerlerde var olduğundan emindi.


"Evet, baba!"


Gözlerini kırpıştırarak sandalyeden fırladı. Çözülmüş önlüğünün ipleri bahar rüzgarıyla birlikte dalgalandı.


***


Björn’ü uyandıran şey, kapalı camların ve kalın perdelerin bile engelleyemediği dışarıdaki gürültüydü. Büyük rezervuarın yanından akan nehirden yükselen gürültülü tezahüratlar, loş yatak odasını doldurdu.


Yastığının ve bir minderin altına başını gömerek tekrar uyumaya çalıştı ama sonunda pes etti.


"Enerji patlaması yaşayan geri zekalılar."


Björn, ağzından küfürler dökülerek yataktan kalktı. Batı penceresini örten perdeyi kenara çektiğinde, nehrin karşı tarafında kürek antrenmanı yapan bir grup insan gördü.


Her yaz, şehri boydan boya geçip denize dökülen Abit Nehri’nde soyluların kürek yarışları düzenlenirdi. Sırf dedikodu ve sıkıcı partilerle vakit geçirmek için yaz mevsimi çok uzun olduğundan bir şeyler yapmak zordu; ama asıl sorun, nehrin büyük rezervuara yakın olmasıydı. Genellikle bahar aylarında başlayan antrenmanların bu korkunç gürültüsüne alışmak imkansızdı.


Pencereye çaprazlama yaslanan Björn’ün tiksinti dolu bakışları, dar bir teknenin üzerindeki hevesli gençlere dikildi.


‘Madem bu taşan enerjinizi kontrol edemiyorsunuz, gidip seks yapsanız ya, manyaklar.’


Gereksiz yere ter atmaları gereken kaçış yolları aramaktansa, bu çok daha faydalı bir hobi olurdu. En kötü ihtimalle, krallığın büyüme gücüne küçük bir katkı sağlamak için geride en az bir çocuk bırakırlardı. Elbette bu, kişisel tarihlerinde bir baş ağrısı olurdu ama kontrolsüz budalaların trajedisi onu hiç ilgilendirmezdi.


Masadaki ılık sudan bir yudum alan Björn, parmaklarını darmadağınık saçlarının arasından geçirerek arkasını döndü. Üzerine bir sabahlık geçirip uşağı Greg’i çağıran zili çaldı.


Zilin öğle vaktinde çalınma nedenini gayet iyi bilen Greg, efendisi sormadan rapor vermek için aceleyle içeri girdi.


"Bu yıl katılan takım sayısı arttı, bu da ortalığı biraz daha gürültülü hale getirdi."


Bu trajik haber karşısında gülen Björn ekledi: "Leonid Denyster'ın şampiyonluğu kazanması konusunda çok hevesliler, bir sürü kaçık da ona eşlik ediyor."


"Yatak odanızın yerini değiştirmek ister misiniz?"


"Hayır, gerek yok."


"O halde yemeği hazırlatıyorum."


"Sadece meyve. Balkona."


Kısa bir emir veren Björn, banyoya girdi. Serin suyla alınan uzun bir duşun ardından, yatak odasının balkonundaki masa onu bekliyordu.


Elinde soğuk bir viski-soda ile ayaklarının altındaki manzarayı seyretti. Schwerin Sarayı'nın alametifarikası olan devasa fıskiye dans ediyordu. Fıskiyeyi süsleyen ve su akıntılarını bölen altın heykeller, kavurucu bahar güneşinin altında parıldıyordu.


Björn’ün bakışları, fıskiyeyi geçip Büyük Park ile bahçeyi birbirine bağlayan merdivenlerin eğimini takip eden su yoluna ulaştı. Uzun su yolunun sonunda birleştiği Abit Nehri’nden hala gürültülü tezahürat sesleri geliyordu.


Björn bardağını masaya bırakmak üzereyken, aceleyle içeri giren Greg konuştu: "Altesleri Prens Beyefendi yemeğini bitirdi."


Parmaklarında kalan suyu bir peçeteyle silen Björn, bir elma alırken kısa bir baş onayı verdi. Uşağın çıkmasından kısa bir süre sonra Leonid yatak odasına girdi, uzun adımlarla yürüyüp karşısına oturdu. Kürek antrenmanından kaçtığı her halinden belliydi.


"Ekselansları, Veliaht Prens."


Björn, bacak bacak üstüne atmış kibirli duruşunun aksine küçük kardeşini zarifçe selamladı. Başını hafifçe silkelediğinde, platin rengi saç tellerinin ucundaki su damlacıkları aşağı süzüldü.


Leonid ona hayretle bakarken, Björn bahçedeki devasa fıskiyeye bakışlarını indirdi. Meyveden aldığı o çıtır lokma, rüzgarda asılı kalan çiçek kokuları kadar tatlıydı.


"Ne istediğini söyle."


Hizmetçiler, prensin payına düşen servisleri kaldırdıktan sonra Björn gözlerini kısarak Leonid ile yüzleşti.


Büyük Dük Sarayı'nın bulunduğu Schwerin, Lechen soylularının yazı geçirmek için ziyaret ettiği bir sayfiye şehriydi. Mevsim henüz erkendi ama düzene takıntılı olan prens, erkenden Schwerin Sarayı'na taşınmış ve kardeşinin günlük hayatına dahil olmuştu.


Leonid hafif bir iç çekerek yanında getirdiği gazeteyi masaya bıraktı. Sosyete dedikodularında uzmanlaşmış meşhur magazin gazetesinin ilk sayfasında, sadık müşterisi Björn Denyster'ın devasa bir fotoğrafı vardı.


[Kraliyetin zehirli mantarı gerçekten iyi mi?]


Björn’ün alnı bu saçma manşetle birlikte kırıştı.


"Zehirli mantar mı?"


"Bilmiyor muydun? Yeni lakabın bu sanıyordum?"


Zehirli mantar.


Yavaşça bir göz attıktan sonra Björn, gazeteyi bırakarak güldü. Yine de oldukça hoş bir fotoğraf koymuş olmaları, makaleyi övgüye değer kılıyordu.


"Gladys, Lechen’e geri dönüyor."


Hala Björn’ün yüzünü yandan inceleyen Leonid, dikkatle ağzını açtı. Gladys. Bu ismin yarattığı skandal, Björn’ün dudaklarındaki sırıtmış ifadeyi bir anda silip attı.


Baştan sona okuduğu magazin haberi, yazı Lechen’de geçirmeye karar veren Lars Prensesi Gladys Hartford hakkındaki gelişmeleri de içeriyordu.


Bir zamanlar tüm Lechen’in sevdiği o güzel prenses... Kocasının ihanetine uğrayıp çocuğunu kaybeden o talihsiz kadının dönüşü, insanların uğruna çıldırabileceği türden bir dedikoduydu. Bir zamanlar prens olan ama şimdilerde "zehirli mantar" olarak damgalanan eski kocasıyla birlikte, ortaya çok daha makul bir tablo çıkacaktı.


"İtiraz edecek misin, Björn?"


"Bakalım."


Björn’ün tavrı, Leonid’i güldürecek kadar ciddiydi.


Elmasından bir ısırık almayı bırakan Björn, sandalyeye arkasına yaslanırken parmaklarındaki meyve suyunu sildi. Fazla bir duygu barındırmayan gözleri sadece sakindi.


Bahar... Zehirli mantarların yetişmesi için güzel bir mevsimdi.

Yorumlar