Cry, Even Better If You Beg - 6. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

 ✧ Kanarya ✧


Yaz ne zaman gelse, Herhardt malikanesi her zaman bir dizi toplantıya ev sahipliği yapardı. Ancak herkesin bildiği gibi, Claudine von Brandt’ın bu yıl Arvis’i ziyaret etmek için başka bir sebebi daha vardı.

Nişan halka açıklanmadan önce iki ailenin ön görüşme yapması ve aralarındaki dostluğu pekiştirmesi için bir buluşma planlanmıştı.

Buluşmanın amacı her iki aile için de aşikârdı ve taraflardan hiçbiri, özellikle de Claudine, bunu gizlemeye çalışmamıştı.

“Merhaba, Dük Herhardt.”

Matthias, Claudine tarafından nazikçe karşılandı. Karşısındaki kuzeni artık zarif bir hanımefendiye dönüşmüştü; Matthias onda o eski kısa boylu, sızlanan kızın hatlarını artık seçemiyordu.

“Hoş geldiniz, Leydi Brandt.”

Claudine’in resmi selamına karşılık verdi ve ikisi birbirlerine zarif gülümsemeler sundular.

İkisinin arasında konuşacak yeni pek bir şey yoktu. Çok yakın ya da samimi değillerdi ama birbirlerini uzun zamandır tanıyorlardı.

Her ikisi de, Matthias von Herhardt ve Claudine von Brandt’ın iliklerine kadar ne denli aristokrat olduklarını biliyorlardı. Birbirlerini seçmelerinin en önemli ve bariz sebebi buydu.

Matthias, Claudine’e ustalıkla eşlik etti. Annesi Elysse von Herhardt, uşaklara öğleden sonra çayını malikanenin arkasına bitişik cam serada hazırlamalarını emretmişti. Elysse seraya bayılırdı, bu yüzden bu bir bakıma Claudine’e olan sevgisini ifade etme biçimiydi.

“Bu serayı her ziyaret edişimde beni şaşırtmaktan asla geri kalmıyor. Sanki Düşes Elysse cenneti bu yere taşımış gibi.”

Claudine çayından sessizce bir yudum aldı ve minnetle ona iltifat etti. Bir soylu kadından bekleneceği üzere hoş ama kusursuz bir tavırla konuşuyordu.

“Burayı dekore etmek için çok çaba sarf ettim. Değerini anlayan bir ev sahibesine devretmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.”

Elysse fısıltıyla konuştu. Kontes Brandt bunu duyunca kızına gururlu ve duygulu bir bakış attı ancak Claudine sadece utangaç bir şekilde gülümsedi.

“Matthias, Claudine’i Arvis’in cennetinde bir tura çıkar.”

Elysse’in çay molasının sonunda oğluna fısıldadığı bu sözler, iki aile arasındaki büyük ölçekli anlaşmaların başlangıcını işaret ediyordu.

Matthias elini uzattığında, Claudine şeffaf dantel eldivenli ellerini pürüzsüzce onunkilerin üzerine koydu.

Onun bembeyaz tenli görüntüsü, bir göz kırpma süresi içinde kaybolana kadar Matthias'ın zihninde toz ve kana bulanmış bir elin hatırasını anlık olarak canlandırdı.

Yol boyunca yürürken sıradan konular hakkında konuştular.

Seranın merkezini süsleyen mermer fıskiyeden nazikçe akan suyun sesiyle beraber, kuşların berrak cıvıltıları öğleden sonranın baygın havasını dağıtıyordu.

Matthias, gizli bir bakışla Claudine’i süzdü. Çoğu zaman huzurla gülümsemesine rağmen, içsel duygularını ve dünyaya karşı tutumunu yorumlamak zordu.

Claudine içinse Matthias izlemesi ilginç bir nesneydi.

Matthias bir centilmendi ama aynı zamanda hayatında hiç kimsenin önünde boyun eğmemiş kibirli biriydi.

“Bu serada pek çok sevimli kuş var.”

Claudine ağaç dallarına tünemiş parlak renkli kuşlara hayran kalmıştı, Matthias ise cam seradaki o kuşları ancak şimdi fark ediyordu.

Arvis’in şu anki ev sahibesi olan Elysse, çiçeklere olduğu kadar kuşlara da düşkündü.

Bahçıvanlar gülleri yetiştirmekten nasıl sorumluysa, bakıcılar da seradaki kuşlarla ilgilenmekten sorumluydu.

Ya onun görevi? Sadece manzarayı seyretmekti.

Elysse von Herhardt güzel dünyasına bu açıdan bakıyordu. –Başkalarının onun için yaptığı işten gurur duymak–

“İnanılmaz. Bu küçük olan son derece terbiyeli. Sırrınız nedir?” diye sordu Claudine, avucuna konan küçük bir kuş onu gülümsetmişti.

Matthias, bu seradaki kuşların şaşırtıcı derecede uysal olduğunu fark ederek etrafına uzun ve dinlendirici bir bakış attı.

Kuşlar, pencere ardına kadar açık olsa bile dışarı uçmaya cüret etmiyor; aksine, bu huzurlu ve güzel hapishanede ezgilerle şarkı söylemeye devam ediyorlardı.

Pencere pervazında paytak paytak yürüyen papağanı ve Claudine’in elinde öten Hint bülbülünü gördükten sonra dikkati gri saçlı bakıcıya döndü.

Bakıcı o sırada onlara yaklaştı.

“Kanatlarını kırptım efendim. Bu sayede uçmaya ya da kaçmaya çalışmıyorlar, uysallaşıyorlar. Eğer kanatlarını kesmezsem evcilleştirilmeleri çok zor olur.”

Yaşlı adam sorusunu böyle yanıtladı.

“Kanatlarını mı? Bu canlarını yakmaz mı?”

“Sadece tüylerini kesiyorum, o yüzden acı hissetmezler.” diye açıklamaya devam etti adam. “Ayrıca tehlikeli yerlere gidip yaralanmalarını önlediği için kuşlar için de faydalı. Göstermemi ister misiniz?”

“Görmemin bir sakıncası var mı Lord Herhardt?” diye sordu Claudine, gözleri parlayarak.

“Nasıl isterseniz, leydim.”

Matthias memnuniyetle izin verdikten sonra bakıcı onları seranın sonundaki büyük bir kafese götürdü. İçeride henüz kanatları kırpılmamış kuşlar vardı.

“Bu ne tür bir kuş?” diye sordu Matthias kuşu izlerken.

“Kanarya efendim. Çok güzel şakıyan bir kuştur.”

Bakıcı kuşun kanatlarını açtı ve gözlerini küçük bir mendille örttü. Diğer eline ise hızlıca bir budama makası aldı.

Yaşlı adam hiç tereddüt etmeden makasın bıçağını hareket ettirdi. Kesilen kanaryanın ince tüyleri çalışma masasının etrafına saçıldı.

Diğer kanadı da kırparak işini bitirdi ve kuşu serbest bıraktı.

Kanarya çaresizce kanat çırptı ama uzağa gidemedi ve yavaşça yere düştü. Artık uçamadığına inanamıyormuş gibi birkaç kez daha çırpınmaya çalıştı ama sonuç hep aynı kaldı.

Orada yaslanmış izleyen Matthias, elini uzatıp çiçek tarhının sonundaki titreyen sarı kuşu avuçladı.

“Efendim, kanaryalar kolay evcilleşmez. Zamanla kırpılmaya alışması gerekir.”

Avuçlarının arasında sıkışan kanarya çırpınmaya ve cıvıldamaya başladı. Ancak bu sesten ziyade bir ağlayışa benziyordu. Bu yüzden Matthias kuşu bakıcıya geri verdi.

“Siz de bir tane kesmek ister misiniz efendim?” Bakıcı, sakinleşmesi için kuşu nazikçe okşadı.

“Hayvanları evcilleştirmekten ziyade gözlemlemeyi severim. Merakımı giderdiğiniz için teşekkür ederim.”

Claudine nezaketle reddetti ve oradan uzaklaştı.

“Hadi, şimdi çay masasına dönelim.”

Bu kez inisiyatifi Claudine aldı ve elini önce o uzattı. Matthias’ın zihninde bir kez daha, toza ve kana bulanmış o güzel, heykelvari el canlandı ve saniyeler içinde kaybolup gitti.

“Onu yatak odama getirin.”

Matthias, Claudine ile oradan ayrılmadan önce yaşlı adama ani bir emir verdi.

Bakıcının gözleri bu beklenmedik istek karşısında şaşkınlıkla kısıldı. “...Efendim?”

“O kuşu.”

Matthias, hafifçe aralanmış gözleriyle kuşu işaret etti.

“Benim kanaryamı.”


*.·:·.✧.·:·.*


Leyla, taranmış sarı saçlarını tek bir at kuyruğu yaptı. Ardından önlüğünü giydi ve kocaman sepetini yanına almayı unutmadı.

“Bunu yakında bitirmeliyim.”

Leyla kendi kendine mırıldanırken ifadesi ciddiydi. Leydi Brandt, Dük Herhardt’ın gelişinden birkaç gün önce Arvis’i ziyaret etmişti.

Sonuç olarak Leyla'nın zamanı kısıtlıydı. Dük ile tekrar karşılaşmadan ya da Leydi Brandt tarafından çağrılmadan önce ormandaki tüm ahududuları toplaması gerekiyordu.

Neyse ki, o iki kişi evliliklerini duyurmaya hazırlandıkları için bu aralar meşgul görünüyorlardı.

Leyla, geniş kenarlı hasır şapkasını takmış bir halde ormanda kısa bir yürüyüşe çıktı. Orada, dalları meyvelerden sarkan bir ahududu çalılığı buldu. Arvis halkı ve orman hayvanları ne kadar toplayıp yerse yesin, yere düşüp çürüyen bir sürü meyve her zaman olurdu.

Öğle vaktinden önce Leyla, yorulmaksızın ormanı adımladı ve büyük sepetini doldurdu. Sepetin ağırlığından dolayı kolları kopacak gibi hissetse de keyfi yerindeydi. Sepetini bir ağacın gölgesine bıraktı ve ellerindeki, yüzündeki o keskin ahududu kokusu ile rengini durulamak için suya doğru koştu.

Herhardt bahçesi ve vadileri, Schulter Nehri ile çevriliydi. Nehrin kıvrımı merkez şehirden bakınca güzel görünürdü ancak nehir manzarasının en iyisi Arvis mezarlığından izlenirdi. Leyla önlüğünün cebinden bir mendil çıkarıp yüzündeki su damlacıklarını sildi.

Mevsim boyunca bu ferahlatıcı nehir, kavurucu sıcakların etkisini hafifletmeye çok yardımcı olurdu. Bir an ayaklarını nehre sokmayı düşündü ama bu fikri çabucak kafasından attı.

Buraya gönderilmeden önce yaşadığı teyzesinin evinde, ona karşı her zaman kaba ve kaba olan beş büyük kuzeni vardı. Bir gün kuzenleri tarafından sürüklenip nehre atılmıştı. Eğer bir komşusu çığlığını duyup onu boğulmaktan kurtarmasaydı, Leyla su ruhu tarafından götürülmüş olabilirdi. Ancak kuzenleri, bunun eve kabul edilme töreni olduğunu iddia ederek yaptıklarını savunmuşlardı.

Kuzenleri hatalı olsa da, o gece sarhoş amcası tarafından dövülen Leyla olmuştu. Birkaç hafta içinde, iyiliklerini suistimal eden bir çocuğa bakamayacakları bahanesiyle evden kovulmuş ve bir sonraki akrabasının yanına gönderilmişti. Bu adaletsiz bir durum olsa da Leyla buna olumlu bakmak istiyordu çünkü bir sonraki yerin kendisi için daha iyi olacağını düşünüyordu.

Bir sonraki ev.

Ondan sonraki ev.

Leyla, bir yerden başka bir yere transfer edildiği her seferinde daha iyi bir bakımın hayalini kurdu. Sonunda Bill amcasının kulübesine yerleştiğinde, samimi hayallerinin gerçekleştiğini hissetmişti.

Şu ana kadar her şey yolunda gitmişti.

Leyla arkasını döndü ve ağaç gölgesinde yürüdü. Sepetin kenarına iliştirilmiş gazeteyi önlük cebine tıktı ve ağaca tırmanmaya başladı. Bunu ona Bill amca öğretmişti. Eskisi kadar hızlı ve esnek olmasa da nasıl yapılacağını biliyordu.

Leyla, ağaç dalına tam oturan bir sandalye gibi tünedi. Aşağıya baktığında, Schulter Nehri'nin dünyadaki en güzel nehir olduğundan emindi. Daha önce pek çok şehir gezmiş olan Kyle da onunla aynı fikirdeydi. Bu yüzden Leyla, bakış açısının güvenilir bir kanıtla doğrulandığına inanıyordu. Yaz, şüphesiz yılın en cennetvari mevsimlerinden biriydi.

Nehrin taze kokusu burnuna dolarken, yüksek ağaçtan yemek arayan su kuşlarını izledi. Leyla önlük cebinden gazeteyi çıkardı. Odaklanmış bir bakışla gizemli seri roman bölümünü açtı. Bu bölümde, baş dedektif parlak analiziyle katili ortaya çıkarmak üzereydi.

Leyla romanı büyük bir şevkle okumaya başladığı sırada, Matthias aniden suyun yüzeyinden başını kaldırdı. Fit ve çıplak vücudu nehir sularının üzerinde belirdi. Belirgin adem elması, hızlı soluk alışverişinin ritmiyle inip kalkıyordu.

Matthias fikrini değiştirmiş, tam malikanesine dönmek üzereyken akıntının tersi yönünde yüzmeye başlamıştı. Matthias, Schulter Nehri’nden ve Arvis ormanından çok keyif alırdı. Küçük müştemilatından tüm manzarayı panoramik olarak görebileceği, iskelenin yanındaki binaya taşınmıştı.

Matthias’ın büyükannesi ve annesi nehir kıyısında asla yürümezlerdi. Bu yüzden orası Matthias’ın özel dünyası gibiydi. Malikanede misafir olmadığında Matthias sık sık müştemilatı ziyaret ederdi. Sadece pencerenin ötesindeki manzaraya boş boş bakmak, kitap okumak ya da sıkılırsa şekerleme yapmak için.

Burası bir şeyler yapmak için en keyifli yerdi. Tabii ki en sevdiği şey; tıpkı şu an olduğu gibi, vücudunu nehrin sularına bırakmaktı.

Matthias suyun üzerinde yüzerken, yeşil dalların örttüğü ufuk çizgisine doğru baktı.

Yaprakların hışırtısı, suyun şırıltısı ve kuşların cıvıltısı; hepsi nazik meltemle birbirine karışıyordu.

Malikane son birkaç gündür çok gürültülüydü, bu yüzden nehrin dinginliğini ancak bugün bu kadar derinden hissedebiliyordu.

Herhardt ve Brandt aileleri arasında imzalanmak üzere olan evlilik anlaşmasının müzakere süreci pürüzsüz ilerlemişti. Şaşırtıcı bir aksilik çıkmazsa, Claudine ile nişanı yaz sonunda kesinleşecekti.

Matthias bir yıllık nişanlılık süresini kabul etmişti. Arvis Dükü olarak yeterli onura sahip olduğu sürece subaylık görevine devam etmesine gerek yoktu.

Dahası, askeri birimde bir-iki yıl daha hizmet ettikten sonra ordudan ayrılıp evlenmek için en uygun zamandaydı. Bu yüzden düğünden sonra tüm dikkatini ailesinin işlerine vermeyi planlıyordu.

Dengeli ve sakin bir akarsu gibi süzülüp gideceği bir hayattı bu.

Matthias gözlerini kapatarak vücudunu nehre bıraktı. Parlak güneş ışığı, eriyen su hissi ve kulaklarında dağılan girdapların sesi, dünyasındaki tek şey gibiydi.

Ancak o mutlak huzur, gözlerini tekrar açtığı saniyede bozuldu. Nehir kıyısındaki sağlam ağacın dallarında oturan bir kadın vardı.

Matthias, daha gözlerini kırpmaya fırsat bulamadan kadının hatlarını tanıdı.

Tam o anda, okuduğu gazeteyi katlayan kadın başını ona doğru çevirdi.

O can sıkıcı kadındı.

Leyla Lewellin.

Yorumlar