Cry, Even Better If You Beg - 53. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

“Bunu her gördüğümde kalbim sızlıyor, Matthias.”

Riette, dolabın kapağını açarken dilini damağına vurdu. Kendisi pek içki düşkünü olmasa da, Matthias’ın odasındaki minibar her zaman en kaliteli içkilerle doluydu.

“Böylesine kaliteli likörleri bu şekilde görmezden gelmek hiç hoş değil.”

Riette, belirsiz bir sırıtışla bir şişe içki aldı ve masanın önüne geri döndü. Matthias’ın ifadesi her zamanki gibi donuktu, kuzeninin ne yaptığı zerre umurunda değildi.

Pikapta çalan piyanonun ruhani melodisi, şöminede yanan odunların çıtırtısıyla mükemmel bir uyum içindeydi. Riette şişeden bir bardağı doldurup kuzenine uzattı. Matthias bardağı, odadaki notalarla senkronize bir hareketle zarafetle aldı.

Kanepeye yaslanan Riette, onu sanki bir yabancıymış gibi gözlemliyordu. Matthias, artık yatak odasının bir parçasıymış gibi hissettiren bir kanarya yanında neşeyle oynaşırken, düşüncelere dalmış bir halde bardağının kenarına bakıyordu.

‘Senin kuzenin, beyefendi kılığına girmiş bir iblis.’

Sosyal etkinlikler arttıkça yayılan Yüzbaşı Herhardt’ın itibarı, aniden Riette’in zihninde canlandı.

Matthias, cephede görev yaptığı zamanlar hakkında asla konuşmazdı; bu beklenen bir mütevazılıktan değil, o dönemdeki başarılarının hiçbir anlamı olmadığını hissetmesinden kaynaklanıyordu. Bunun yerine, Yüzbaşı Herhardt’ın kahramanlık haberleri, savaş sırasında onun yanında çarpışan diğer aristokrat subayların dillerinden yayılırdı.

Riette savaşa katılmamış olsa da, duyduğu anlatılar Matthias’ın savaş alanındaki maharetini sanki kendi gözleriyle görmüş gibi hayal etmesini sağlıyordu. Matthias, ne diğer aristokrat subaylar gibi savaş yanlısı bir idealist, ne de askeri rutinin getirdiği can sıkıntısına batmış biriydi; onun bir asker olarak ahlak yapısı, emsallerinden belirgin şekilde farklıydı.

Üniforma giydiği süre boyunca elde ettiği parlak başarılar altın mürekkeple kazınmıştı. Yine de Matthias tüm bunları pek önemsemiyordu. İnsanlar Matthias’ın askeri dehası hakkında ne zaman dedikodu yapsalar, hikayelerini her zaman hayret dolu bir iç çekişle bitirirlerdi: "...Onu anlamıyorum.”

Riette, bu heves kırıcı yorumun Matthias von Herhardt için en uygun tanım olduğunu herkesten iyi biliyordu.

‘Gerçekten anlamıyorum.’

Tıpkı şu an Riette’in yaptığı gibi, bu sözleri söyleyen her kişi bir kez iç çekmişti.

‘Onu anlamıyorum.’

Matthias von Herhardt’ı hayatı boyunca tanıyordu ama Riette’in onun hakkında varabildiği tek sonuç şuydu: Adam, beyaz bir cila ile bulanık bir renge dönüşen gökkuşağı karışımına benziyordu.

Soylu bir aristokrat. Saygın bir halef. İyi bir kuzen. Onurlu bir adam. Her yönü belirgindi ama tüm bu yönler yan yana geldiğinde bile hiçbir şey seçilemiyordu.

Bazıları Dük Herhardt’ı, özellikle görevlerini yerine getirirken sergilediği o ustalıklı özdenetimi için övüyordu ancak Riette bu analizlere şüpheyle bakıyordu. Onun görebildiği kadarıyla, en başından beri bastırılması gereken hiçbir şey yoktu.

Peki Dük Herhardt, Leyla Lewellin’e karşı nasıl davranacaktı?

Hafifçe çakırkeyif olan Riette, Matthias ona yandan bir bakış atınca sırıttı. Kanarya şimdi Matthias’ın omzunda hareketsiz duruyordu, Riette bunun Matthias’ı rahatsız edeceğini düşünmüştü ama adam aksine hiç istifini bozmamış görünüyordu.

“O kuşun sahibi olmaya daha ne kadar devam etmeyi planlıyorsun?”

“İstediğim sürece.”

Matthias’ın cevabı hızlı ve kararlıydı. Elindeki bardaktan bir yudum alırken kuş kanatlanıp omzuna kondu ve gagasını pantolon askısına sürttü.

“O ne zaman olacak peki?”

“Pekala.”

Matthias bardağını usulca bırakarak kolçağa yanlamasına yaslandı. Şömineden gelen sıcak ışık, manşetlerindeki oniks düğmelere çarpıyor ve ışığın altında derin bir siyahlıkla parlıyordu.

“Merak etmiyor musun? Neden Arvis’e geldiğimi, ne yapmayı planladığımı, bu tür şeyleri.”

“Hayır.”

Riette’in Arvis’e aniden gelişi ve plansız haftalarca sürecek konaklaması sürpriz olmamıştı. Yine de Matthias’ın cevabı, sanki dinlediği şeyi acınası bir mesele olarak görüyormuş gibi kayıtsızdı.

“Her neyse, seni pislik.” dedi Riette gülerek ve içkisinin sonunu kafasına dikti.

‘Bu sadece şehvet mi?’

Riette, Matthias’a düşünceli bir şekilde baktı. Şunu iyi biliyordu: Erkeklerin güzel kadınlara sahip olma konusunda içgüdüsel bir arzusu vardı. Matthias dışarıdan duygusuz görünse de, bu içgüdüsünün yok olduğu anlamına gelmiyordu. Bu sadece bir histi ama Riette, kuzeni hakkında bildikleriyle bunun makul bir varsayım olduğunu hissediyordu.

Ama neden o yetim? Dük Herhardt, o yetimden çok daha güzel ve soylu olan kadınlara karşı bile her zaman duygusuzdu.

Riette bu konuyu ne kadar çok düşünürse kendini o kadar bir labirentin içinde, dolambaçlı dönüşler yüzünden kafası karışmış hissediyordu. Matthias ıslık çalınca Riette bu düşünceleri kafasından attı. Masanın üzerinde zıplayıp duran kuş, anında Matthias’a doğru uçtu.

Kuşu boş gözlerle izleyen Riette, ona doğru daha uzun ve gösterişli bir tonda ıslık çaldı. Riette için üzücü olan, kuşun ona doğru gelmeye niyetli olmamasıydı. Bunun yerine Matthias’ın elinin arkasına kondu ve başını ona doğru kaldırdı.

“Bu da ne... Bir kuş sahibini tanıyabilir mi?”

Riette, kendisine karşı ihtiyatlı bir tavır takınan o kadını hatırlayınca alaycı bir ses çıkardı.

Leyla Lewellin’i ulaşılamaz bir kadın olarak görmüyordu. Ne kadar sürerse sürsün, tıpkı doktorun oğluna ve Dük Herhardt’a yaptığı gibi, zamanla kendisine de açılacağına inanıyordu. Sadece bu da değil; Riette, Claudine ile evlenmek uğruna Matthias von Herhardt’ın eninde sonunda o yetimi terk edeceğini biliyordu; ki bu Claudine’in uzun zamandır umduğu bir sonuçtu.

“Hafta sonu ava gidelim mi?”

Riette bardağını tazelerken sordu. Matthias kısa bir düşüncenin ardından şaşırtıcı bir cevap verdi.

“Yalnız git. Senin için hazırlıkları yaptırırım.”

“Ne?”

Riette gözleri faltaşı gibi açılmış halde Matthias’a baktı. Hatırlayabildiği kadarıyla Matthias hiçbir av teklifini geri çevirmemişti.

“Yok artık, ciddi misin?”

Kapının çalınması Riette’in sorusunu böldü. Kahya Hessen odaya girdi.

“Posta geldi efendim.”

Elinde bir paket ve bir tepsi dolusu mektupla pürüzsüz adımlarla Matthias’a doğru ilerledi.

‘Neden kahya böyle önemsiz bir bildirim için bu saatte içeri girmek zorunda ki?’

Riette kahyaya sinirli bir bakış attı. Kahyanın dudakları dümdüz bir çizgi halindeydi; bu, Riette’in kalış süresini çoktan aştığının açık bir işaretiydi.

“Pekala o zaman. Yarın görüşürüz Dük.”

Elindeki kadehle bir veda selamı veren Riette, Matthias’ın yatak odasından çıktı. Riette’in ayak sesleri uzaklaştıktan sonra Hessen söze başladı.

“Efendim, paket geri döndü.”

“Paket mi?”

Hessen, mahcup bir tavırla küçük bir kutuyu Matthias’a uzattı. Gönderenin ismi ve adresi yabancıydı.

“Bu kim?”

“Benim bir akrabam. Emrinizi yerine getirmek için bu ismi ve adresi kullandım.”

“Emrim mi? Ah.”

Matthias’ın zihninde bir hafta öncesi canlandı, Hessen’e Leyla Lewellin’e iyi bir kalem göndermesini emrettiği an. Bu hatırayla birlikte taşlar yerine oturdu.

“E... efendim...”

“Anlıyorum.” diyerek Hessen’in sözünü kesti Matthias. “Çıkabilirsin.”

Aldığı kutunun üzerinde parmağını hafifçe vurdu. Hessen bir şey söylemek ister gibi baktı ama daha fazla soru sormadan Dük’ün emrine uydu.

Kapı kapandığında Matthias yerinden kalktı. Kutuyu ellerinde tutuyordu, kutunun yırtılmış ambalajını şöminedeki közlerin arasına attı.

Açılan kutunun içinde, düzgünce yerleştirilmiş bir not ve bir kalem vardı. Matthias, parmaklarının arasına sıkıştırdığı o küçük kağıt parçasındaki karalanmış birkaç kelimeyi sindire sindire okudu.

[Düşündüm de, kalemimi kaybetmek benim hatamdı.]

[Düşen, eşyalarımı düzgünce toplamayan ve zamanında geri almayan bendim, bu benim hatamdı. Sorumluluk almanıza gerek yok..]

[Bu eşyayı almam için hiçbir sebep yok, bu yüzden size iade ediyorum.]

Notta isim yazmıyordu ama Matthias yine de kim olduğunu biliyordu. Leyla’nın notu o tanıdık kibirle doluydu. Matthias okudukça kaşları daha da çatıldı, sonunda burnundan güldü ve dudaklarının kenarı öfkeyle yukarı kıvrılarak yüzünü ekşitti.

Buruşturulmuş notun, gıcır gıcır yeni kalemin ve içine sarıldıkları paket kutusunun şöminedeki ateş tarafından yutulmasını izlerken; Matthias’ın yüzünde o titreyen alevlerin ışığında sırasıyla bir öz-memnuniyet, öfke, utanç ve kahkaha belirdi.

Canlı duyguların birbirine karıştığı o anların ardından, ifadesi saniyeler içinde silinerek yeniden nötr bir hal aldı.

Yüzünde geriye kalan tek şey, üzerine düşen lamba ışığının gölgesiyle harmanlanmış o tam sükunet ve dinginlik resmiydi.


*.·:·.✧.·:·.*


Ders erken bitmişti ama Leyla hâlâ oldukça meşguldü.

O gün okul aile birliği toplantısı vardı. Üyeler, okulun genişletilmesi gereken eski ve küçük binası meselesini tartışacaklardı.

Konferans salonunu düzenlemekle görevli kişi olan Leyla; sandalyeleri ve masaları katılımcı sayısına göre ayarladı, toplantı başlamadan önce herkesin kullanması için basit yazı gereçleri ve not defterleri hazırladı.

"Matmazel Lewellin, bitirdiniz mi?"

Bayan Grever telaşlı bir tavırla sordu. Leyla gülümseyerek konferans salonuna son bir kez göz gezdirdi ve kararlı bir şekilde başını salladı.

"Evet, bitirdim."

"Öyleyse gidelim. Sponsorlar geldi."

"Şimdiden mi?"

Leyla hazırlanmak için acele etti ve işini bitirir bitirmez Bayan Grever'ı takip etti. Okulun ön kapısından giren sponsorların görkemli at arabaları ve limuzinleri uzun bir kuyruk oluşturmuştu.

İçinden uğursuz bir his geçti. Bu duyguyu reddetmek istercesine başını salladı. Toplantıya katılacak sponsor listesini defalarca okumuştu ve Herhardt ismi listede hiç yer almamıştı. Endişelenecek bir durumu yoktu.

Dük'e iade ettiği hediye dışında endişelenecek hiçbir şey yoktu, ki Leyla'nın kalbinin düzensizce güm güm atmasının en muhtemel sebebi de buydu.

Hediyeyi iade etmesinin üzerinden birkaç gün geçmişti. Dük ondan hiç bahsetmemişti; önceki eylemlerinin aksine ne bir ziyaret, ne bir sorgulama, ne de bir taciz olmuştu. Böyle bir aksilikle karşılaşmaktan dehşet duyan Leyla, savunma mekanizmasının yavaş yavaş gevşediğini hissedebiliyordu. Dük'ün gururunu incitmiş olabilirdi ama bu zaten bir şekilde yapılması gereken bir şeydi.

Aralarındaki ilişki ne kadar alakasız olursa olsun, Leyla'nın onun hakkında silik bir sezgisi vardı. Dük'ün ona olan arzusunun farkındaydı ve zarar görebileceğini biliyordu.

Leyla onun her bir zerresinden nefret ediyordu.

Matthias von Herhardt’tan nefret ediyordu.

Onun bencil arzularından nefret ediyordu. Onun tuhaf takıntısı yüzünden yüzleşeceği sonuçlardan nefret ediyordu. Leyla alakasız işlere bulaşma isteğini çoktan kaybetmişti ve daha da önemlisi, özellikle hediyeyi iade ettikten sonra kalbinin sesini duyan Dük tarafından incitilmek istemiyordu. Aristokrat adam sessiz kaldığına göre, Leyla bunu reddini kabul ettiği şeklinde yorumlamıştı.

Elinle göğsünü yavaşça sıvazlayan Leyla, sponsorları karşılamak için sıranın sonunda hareketsiz durdu. Sonbahar yağmuru havayı soğutmuştu. Kötü hava koşulları nedeniyle katılım oranının düşük olmasından endişelenmişti ama neyse ki katılma sözü veren tüm sponsorlar oradaydı.

Leyla işini iyi yaptı, karşılaştığı herkese gülümsedi ve nezaketle eğilerek selam verdi. Çayları hazırladı ve toplantı başlarken sessizce bekledi. Leyla'nın ilk kurul toplantısı ancak sponsorlara tesisten ayrılana kadar eşlik ettiğinde başarılı sayılacaktı.

Son sponsor olan bir hanımefendi okulun girişinden içeri girerken müdür arkasını döndü. Diğer öğretmenler de tam aynısını yapmak üzereyken, sağanak yağışla mücadele ettiği her halinden belli olan siyah bir araba gıcırdayarak durdu.

"Aman Tanrım! Dük Hazretleri!"

Müdürün çehresi şaşkın bir ifadeden hızla ışıl ışıl bir gülümsemeye dönüştü.

Gülümsemeye ve konuğu selamlamaya hazırlanan Leyla'nın dudakları titredi.

'İmkânı yok.'

Leyla gözlerini kırptı. Gördüğü şeyi inkar etmek istercesine sinirle, hızla gözlerini kırpıştırdı. Bir yardımcının tuttuğu şemsiyenin altında, kendine has dik duruşuyla orada duran kişi Dük von Herhardt'tan başkası değildi.

Adamın gözleri öğretmen sırasının üzerinde gezindi ve Leyla'nın beti benzi atmış yüzünde durdu.

Göz göze geldiklerinde, Dük gülümsedi.

Sadece bir anlık bakıp geçenler için bu, ancak nazik olarak adlandırılabilecek bir gülümsemeydi.

Yorumlar