Cry, Even Better If You Beg - 4. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

 ✧Uzun Bir Zaman Sonra✧


Leyla, gökyüzü gül rengine bürünmeye başladığında malikaneden dışarı çıktı ve gül bahçesi girişinden ayrılırken ferahlatıcı bir rüzgarla karşılandı.

Sağ elinde altın bir sikkeyi sıkarak güvenle yürüyordu. Ancak, tam açmış güllerin yanındaki çardağın altında oturan Claudine'i görünce bu cesur adımları çok uzun sürmedi. Kahverengi saçlı kız kuzenleriyle eğlenceli bir sohbet içindeydi ve bakışları Leyla’nınkilerle çakışınca belli belirsiz gülümsedi.

"Güle güle, Leyla."

İlk selam veren Claudine oldu. Claudine'in yanında oturan genç adamların hepsi bakışlarını Leyla’ya dikmişti ama neyse ki Dük Herhardt aralarında yoktu. Bu yüzden Leyla vedaya tek bir baş selamıyla karşılık verip hızla uzaklaştı, Claudine ise sessiz kaldı.

Gözden kaybolduktan sonra Leyla koşmaya başladı. Bir an önce bu tuhaf ve bilinmez dünyadan kaçıp Bill amcanın kulübesine dönmek için sabırsızlanıyordu. Ancak en büyük talihsizliği son anda onu bulacak gibiydi.

Bahçe ile orman yolunun kesiştiği noktada Leyla’nın ayağı takıldı. Altın sikke, alay edercesine taşların üzerinde yuvarlandı ve bir adamın ayakkabısının ucuna kadar gitti. Leyla dönen sikkeye bakarak kaşlarını çattı, adam ise sikkenin çınlamasını kesmek için ayakkabısının ucuyla hafifçe üzerine bastı.

Leyla gözlerini yavaşça iyi parlatılmış ayakkabılardan uzun bacaklara, en sonunda da üzerinde yükselen adamın yüzüne çıkardı.

Bu Dük Herhardt’tı.

Leyla irkilerek hemen ayağa fırladı. Beyaz elbisesinde, çizilen dizinden bulaşan kan ve toz lekeleri vardı. Dük, bir yanı hafifçe kıvrılmış gibi duran kırmızı dudakları ve sakin bir yüz ifadesiyle açıkça Leyla’ya bakıyordu.

Leyla dudaklarını birbirine bastırdı ve kıyafetindeki tozu silkeledi. Bu sırada Dük Herhardt ağır adımlarla geri çekildi, ayağının altındaki sikke güneş ışığını yansıtarak parladı.

Leyla, oradan hemen gitmek istemesine rağmen Dük'ün önünde yere çömeldi. Tam sikkeyi almak için elini uzatacaktı ki Claudine'in söyledikleri aklına geldi.

"Bir köpekten farkı yok."

Bu sözler Leyla’nın kalbinde derin bir yara açmıştı. Sikkeyi aldı ve Dük Herhardt’ın önünde nazikçe eğildi.

Leyla başını kaldırmaya cesaret edemedi. Yapabildiği tek şey başını olabildiğince aşağı eğmek ve nefesini tutmaktı. Eğilirken şaşırtıcı bir şekilde, düştüğünde hissettiği acı artık yoktu.

Leyla, Dük’ün yanından ayrılıp koşmaya devam etti. Yaralı dizi yüzünden eskisi kadar hızlı koşamıyordu. Aynı zamanda kanlı bacaklarını zorlamaya devam ederken kalbinin derinliklerinden boğazına kadar bir şeylerin filizlendiğini hissetti.

Orman yolunu geçip kulübenin ışığını gördüğünde bunun ne olduğunu anladı.

Bu, üzüntüydü.


***


“Bunu sana vereceğim, amca.”

Leyla fısıltıyla altın sikkeyi Bill’e uzattığında, Bill’in kaşları kırışarak yukarı kalktı. “Bu nedir?”

“Bir altın sikke.”

“Herhalde onu ben de görebiliyorum.”

“Leydi Claudine verdi bana.”

“Claudine mi? Ah, şu küçük soylu hanımefendi.” Bill, onu tanımış gibi dostane bir şekilde başını salladı.

Leyla, malikaneye davet edildiğinden beri geçen son iki gündür kendini oldukça bitkin hissediyordu. Kimseyle konuşmuyor, ne ormanda ne de bahçede yürüyüşe çıkıyordu. Bill eski güzel günleri, özellikle de çocuğun o neşeli tavırlarını özlediğini fark etti. Çocuk sustuğundan beri dünya sessizleşmişti ve Bill sessiz bir dünyadan pek hoşlanmazdı.

“Bana bu parayı neden vermek istediğini söyleyebilir misin?”

Leyla, sevgili amcasının karşısında dik bir pozisyonda otururken Bill masaya doğru biraz eğildi. “Çünkü çok değerli olduğunu düşünüyorum.”

“Çok mu değerli?”

“...Bu sikkeyi almak beni ilk başta üzse de, değeri çok yüksek olduğu için öylece atamazdım. Bu yüzden, eğer bu sikkeyi sana verirsem en azından sana bunca zamandır olan borcumu ödemeye başlayabileceğimi düşündüm.”

“Lanet olsun.”

Bill’in sert mırıltısıyla Leyla hafifçe irkildi ama küfrünü pek umursamadı.

Bill, Leyla Arvis’e geldiğinden beri soyluların onun narin kalbini kırmasından endişe ediyordu. Bill için tüm aristokratlar aynı olduğundan, düşük statüsü nedeniyle çocuğa zorbalık yapacaklarını tahmin etmişti.

Çoğu kibirli, kaba ve aşağılayıcıydı.

Bill, malikanede neler olduğunu sorarsa çocuğun gözyaşı dökmesinden korkuyordu ama orada ne kadar kötü muamele gördüğüne dair aşağı yukarı bir fikri vardı.

“Leyla.”

İsmini seslendiğinde, yaşına göre olgun davranmaya çalışmasına rağmen Leyla’nın yüzünde çocuksu bir gülümseme belirdi.

“Parayı sen kazandın, o yüzden sende kalsın.”

“Benim kazandığım para mı?”

“Evet, çalışarak kazandığın para. Sıkılmış bir aristokratla uğraşmak zordur ama sen bunun üstesinden geldin. Bu yüzden ödülünü güvenle sahiplenebilirsin.”

Leyla’nın kaşları şaşkınlıkla çatıldı. Bill, önündeki kalın bira bardağını bir dikişte bitirirken düşünen çocuğu izliyordu. “Gerçekten mi?” Leyla başını yana eğerek altın sikkeye hafifçe vurdu.

“Öyle.” Bill, kolunun tersiyle sakalındaki bira köpüğünü sildi.

‘Benim kazandığım para.’

Leyla’nın ifadesi gözle görülür şekilde aydınlandı. Bill büyük bir parça et kesip onun tabağına koydu. “Yetişkinlerin dünyasına hoş geldin, Leyla.”

“Yetişkin mi? Ben mi?”

“Eğer kendi başına para kazanabiliyorsan yetişkin sayılırsın. Sen de tam olarak bunu yaptın.”

“Ama sadece bir altın sikke kazandım...”

“Bu dünyada tek bir kuruş bile kazanamayan bir sürü yetişkin var. Şu ana kadar iyi bir başlangıç yaptın. Madem böyle iyi bir başlangıç yaptın, gelecekte oldukça iyi bir yetişkin olacaksın.”

Bill, Leyla’nın tabağına ekmek ve pişmiş sebzeleri yığmaya başladı. Bu kadar büyük miktarda yemek Leyla’nın gözlerinin fal taşı gibi açılmasına neden oldu. “Amca, bu çok fazla.”

“Hepsini ye; çünkü günlerdir yemeğini bir kuş gibi didikliyor, düzgün yemiyorsun.”

“Ama...”

“Biliyorsun değil mi? Ben bir inek gibi iştahla yiyen çocukları severim.”

Leyla kahkahalara boğuldu. “Amca, eğer iyi yersem çok büyürüm, değil mi?”

“Sanırım öyle. Neden? Çok kısa olduğun için seninle dalga geçen mi oldu?”

“Pek sayılmaz ama sanırım çok küçük görünüyorum. Bu da beni üzüyor.”

‘Çünkü hala bir çocuksun.’ Ama Bill herkesin bildiği bu gerçeği dile getirmekten kaçındı.

Leyla etini iştahla kesip yemenin tadını çıkarıyordu. Bill, onun son birkaç ayda epey büyüdüğünü düşündü. Vücudu artık bir demir şişi andırmıyordu ve sevimli bir yüzü vardı.

Doğal yapısı bir kuşunki gibi küçük ve narin olduğundan, muhtemelen hiçbir zaman iri yarı bir fiziğe sahip olmayacaktı. Yine de Leyla’nın çok güzel bir genç kıza dönüşeceğinden hiç şüphesi yoktu.

Bill, kendini Leyla’nın güzelliğini takdir ederken bulduğuna şaşırarak toparlanmak için başını salladı. Yoksul kadınlar için güzellik bir zehirdi ve genellikle başlarını belaya sokardı.

İşte bu yüzden Bill, kızı güvenebileceği bir yere gönderme konusunda kararlıydı. Yetimhanelere güvenmiyordu, oraların bir çocuğun hayatını mahvetmek için biçilmiş kaftan olduğuna inanıyordu.

‘Dünya korkunç bir yer. İnsanlar ise sefil.’

Bill, çocuğun bakımını ona bırakıp gidenlere küfrederek birasından kalan son yudumu da içti.

Hayatının neden bu kadar kaygıyla dolu olduğunu açıklamak zordu. Hayatının sadece çiçekler ve ağaçlarla dolu olduğu günlerin özlemini çekiyordu.

“Amca. Eğer para kazandıysam, onu harcamakta özgürüm, değil mi?” Leyla yemeğini iyice çiğnerken merakla sordu.

“Elbette. İstediğin bir şey mi var?”

“Defterimin sayfaları bitti. Yeni bir tane almak istiyorum.”

“Tabii ki, al.”

“Renkli kalemler de alabilir miyim?”

“Şüphesiz.”

“Amca, senin ihtiyacın olan bir şey var mı?”

“Neden? Benim için de mi bir şey almak istiyorsun?”

“Evet.”

“Peki ya senden aşırı derecede pahalı bir şey almanı istersem?”

Leyla’nın yüzündeki ifade bir anda ciddileşti. Kız ciddileştiğinde gözleri koyulaşıp büyüyor, bu da ona daha sevimli bir görünüm veriyordu.

Bill kahkahayı patlatarak Leyla’nın bardağına elma suyu doldurdu.

Leyla bardağı eline aldı ve Bill’e kadeh tokuşturma işareti yaptı. Bill, çocuğun uzattığı bardağa neşeyle kendi bardağını vurdu. Ancak Leyla’nın meyve suyunu bir dikişte bitirdiğini görünce, çocuğun kendi içme alışkanlıklarını taklit etmesinden endişe duymaya başladı.

Leyla’nın bir içki düşkünü olduğu düşüncesine inanamayarak başını salladı. Kendi kendine, "Sadece bugüne özel izin veriyorum." diye güvence verdi.


***


Uzun günler geçti. Bill’in Leyla’yı neden tek başına yetiştiremeyeceğini ve hayatına bir anda giren bu sevimli ama dertli genç kızı nereye gönderebileceğini derin derin düşündüğü uzun günler...

Bill’in bu bitmek bilmeyen sorgulamaları arasında Leyla epey büyüdü. Onun için aldığı yeni kıyafetler artık kısa geliyor, pürüzsüz beyaz baldırları görünmeye başlıyordu.

Leyla’nın geçici konut olarak kullanması planlanan o depo benzeri oda bir noktada bir genç kız odasına dönüştü. Eskiden orman patikalarında zıp zıp zıplayan o haylaz çocuk, şimdilerde aynı yolu suyun üzerinde süzülürcesine nazik adımlarla geçen olgun bir genç hanıma dönüştü.

Bill, verandanın altındaki sandalyede dalgın bir ifadeyle otururken içi ahududu dolu bir sepet taşıyan genç kız ona el sallıyordu. “Amca! Bugün erken dönmüşsün.”

Leyla, sanki dans ediyormuşçasına hafif adımlarla ona doğru koştu. Tek örgü yapılmış o güzel sarı saçları, hasır şapkasının geniş siperliği altında sallanıyordu. Al al olmuş yanakları, Bill’in yeni diktiği güller kadar tazeydi.

“Yine ormana gitmiş olmalısın.”

“Evet. Bak, harika bir hasat, değil mi?” Leyla gururla sepetini havaya kaldırdı. “Yarın biraz daha toplayacağım. Bol bol ahududu reçeli yapmayı planlıyorum.”

“Yoksa bir iş falan mı kurmayı düşünüyorsun?”

“Kötü bir fikir sayılmaz.”

Leyla, yüzünde parlak bir gülümsemeyle yanındaki sandalyeye oturdu. Bill, verandada artık iki sandalye olduğunu o an fark etti. Sadece sandalyeler de değildi. Bill, Leyla hakkında ne yapacağına dair henüz kesin bir karar vermemiş olsa da, kulübedeki tüm eşyalar o farkına bile varmadan iki kişiye göre düzenlenmişti.

Leyla sepeti yere bıraktı ve içini karıştırıp ormanda topladığı yabani bir şeftaliyi bulana kadar arandı. Bill kızın ona uzattığı şeftaliyi aldı, ikiye böldü ve yarısını Leyla’ya geri verdi.

Şeftalilerini yerken yan yana oturup ormanı izlediler. Uzaklardan gelen kuş cıvıltıları Leyla’nın sesi kadar berraktı ve masmavi gökyüzünde rüzgarla savrulan yaprakların sesi kulaklarını mest ediyordu.

“Yine yaz geldi.”

Bill farkında olmadan mırıldandı. Leyla’nın yüzü sessiz bir gülümsemeyle aydınlandı. Şapkasını çıkardı ve kollarını zarifçe yukarı kaldırdı.

Bill, Leyla’nın dizinin altına kadar sarkan eski deri çantasını fark edince kahkahayı patlattı; bu, kızın geldiği yıl ona verdiği ilk şeydi.

“Eskiyip parçalanana kadar bu eski şeyi taşımaya devam mı edeceksin?”

“Seviyorum çünkü kullanımı çok rahat. Hala iş görüyor.”

Leyla çantayı kaldırırken çanta özenle sallandı. Bill, çantadan gelen tıkırtıların kaynağını tam olarak biliyordu: Teneke kalem kutusu, çakı, eski notlar, birkaç güzel kuş tüyü ve çiçek yaprakları... Bazı konularda pek de değişmemişti.

Bill’in odun yardığı, Leyla’nın ise kuru çamaşırları katlayıp düzenlediği sıradan bir akşamdı.

Akşam yemeğini beceriyle hazırlarken tavukları ve keçiyi beslemeyi de ihmal etmedi. Masada karşılıklı oturduklarında güneş çoktan batmıştı.

Leyla mis kokulu tabağı masaya koyarken “Kyle ertesi gün burada olacak.” dedi. “Birlikte yemek yiyip ders çalışacağız. Senin için bir sakıncası var mı?”

“Babası zengin bir doktorken ve ona yetecek kadar yemek sağlıyorken, o velet neden sürekli benim evime yemek yemeğe geliyor?”

“Onun hakkında böyle konuşsan da onu sevdiğini biliyorum.”

“Maalesef.”

Bill memnuniyetsizliğini dile getirirken Leyla gayriihtiyari kıkırdadı, ardından önündeki bira bardağını yarıya kadar doldurup ona uzattı.

“Bu ne? Neden ağzına kadar doldurmuyorsun?”

“Sağlığın için daha az içmelisin.”

“Bunu sana o obur Etman mı söyledi?”

“Amca!”

“Tam bir baş belası.” diye homurdandı Bill kendi kendine. Ama Leyla’nın sözüne karşı da gelmedi.


***


Keyifli yemeğin sonunda gece iyice derinleşti. Bulaşıkları yıkadıktan sonra odasına dönen Leyla, ılık bir duş aldı. Uykusu vardı ama masasına oturup lambayı yakmayı tercih etti. Önündeki günlerde bir sınavı vardı ve yaz tatilinin tadı, bu sınavdan alacağı sonuca bağlıydı.

Kalemin kağıt üzerindeki sesi, gece rüzgarıyla taşınan gece kuşlarının cıvıltılarına karışıyordu.

Bir süredir derslerine odaklanan Leyla, gözlerindeki baskıya ve hafif baş ağrısına daha fazla dayanamayarak sonunda kalemi elinden bıraktı. Çocukluğundan beri net görebilmek için gözlerini kısmak zorundaydı. Ve şimdi, zaten başından beri pek iyi olmayan görme yetisi daha da kötüleşmiş gibiydi.

Leyla ışığı söndürdü ve yatağına uzandı.

Yirmi kavanoz ahududu reçeli... Hayır, otuz kavanoz mu olmalıydı?

Her neyse, biraz daha çabalarsa bir gözlük alabilme hedefine neredeyse ulaşacaktı.

Bu sorunu Bill amcaya anlatarak halledebilecek olsa da, ona yük olmaktan korkuyordu. Adam zaten ona çok fazla şey veriyordu ve Leyla ona sadece parayla karşılık vermek istemiyordu.

İnsanların çoğu, Bill Leyla’yı okula göndereceğini söylediğinde onunla alay etmişti. Yetim bir çocuğu okutmanın hiçbir anlamı olmadığını söylemişler, büyüdüğünde onun gibi birinin eninde sonunda Herhardt ailesinin hizmetçisi olacağını iddia ederek bıyık altından gülmüşlerdi.

Bill ise kararından dönmemişti. Her gün Leyla ile konuşuyor, ona çok zeki bir kadın olacağını söylüyordu.

Leyla gözlerini kapattıktan sonra baş ağrısı biraz dindi. Umutsuzca uyumaya ihtiyacı vardı ama çabaladıkça zihni daha da hareketleniyordu. Sık sık olduğu gibi, böyle bir gecede tuhaf düşünceler boş kafasını doldurmaya başladı.

Kuşların ormana geri dönüşü.

Yaz tatili planları.

Günlük gazetede tefrika edilen ünlü gizem romanı serisinin arkasındaki beyin.

Ve Dük Herhardt.

Bu isim zihnine düştüğü anda Leyla yavaşça gözlerini açtı. Tanıdık karanlığın ötesinde, pencerenin dışındaki manzarayı görebiliyordu.

Hışırtılı dallar, ay ve yıldızlar, bu ağaçların üzerinde parıldayan gece gökyüzü.

Leyla, uzaktan gelen loş beyaz ışığa bakarken sessizce nefesini tuttu.

Kraliyet Harp Okulu'nu bitirdikten sonra üniversiteden mezun olan Dük, aile geleneğine uygun olarak ordu subayı olarak görevlendirilmişti. Denizaşırı sınırlardaki görevi nedeniyle uzun yıllardır mülkü ziyaret etmemişti. Bu durum, hem Leyla hem de ormandaki kuşlar için huzur dolu bir zaman dilimi olmuştu.

Ancak bu yaz geri dönmesi planlanıyordu.

Arvis’in Efendisi, Dük Herhardt.

Bu, on iki yaşındaki Leyla’nın sonu demekti.

Dük dönmüştü ve Leyla artık bir yetişkindi.

Ve asıl hikaye şimdi başlıyordu.

Yorumlar