Cry, Even Better If You Beg - 3. Bölüm (Türkçe Novel)

✧Onu İçeri Getir✧
Güneş yakıcı olsa da ağaç gölgesinin altı ferahlatıcı bir serinlikteydi. Leyla, kolları dizlerine sarılı bir şekilde battaniyesine bürünmüş oturuyordu. O sırada Bill ve diğer bahçıvanlar solan gül ağacını sökmekle meşguldü.
Malikanenin arkasındaki bahçedeki güller pek çok farklı türdeydi. Gülün, Berg İmparatorluğu'nun ulusal çiçeği olmasının yanı sıra Dük'ün annesi ve büyükannesinin de favorisi olduğu söylenirdi.
Küçük Leyla, ormandan bir silah sesi daha duyduktan sonra kulübenin çevresinde gergin bir şekilde dolanmıştı. Bill amca onun bu gerginliğini fark etmiş ve onu yanına, bahçeye götürmek istemişti. Ancak silah sesleri kesildiğinde zihni nihayet sakinleşebilmişti.
'Bill amca sıcak güneşin altında didinirken benim şekerleme yapmam gerçekten doğru mu?'
Bill, Leyla'nın huzursuz bakışlarını üzerine çekmişti. Leyla, yavaşça gözlerini kapatırken hafifçe iç geçirdi fakat Bill, ona yardım ederse kızacağına dair onu tehdit etmişti. Ayrıca söz dinlemeyen çocuklardan nefret ettiğini de söylemişti. Bu yüzden, Leyla'nın içi rahat olmasa da işini bitirene kadar onu beklemeyi seçti.
Gözlerini isteksizce tekrar açtığında, aniden karşısında beliren yabancı bir figür yüzünden irkildi. Önünde, Leyla ile yaklaşık aynı yaşlarda görünen, iyi giyimli bir genç duruyordu.
"Merhaba."
Bakışları birleştiğinde, platin sarısı saçlı yakışıklı çocuk onu sevimli bir gülümsemeyle selamladı.
"Burada mı yaşıyorsun?"
Çocuk etrafı inceleyerek nazikçe sordu.
"Evet. Bill amcamla yaşıyorum."
Leyla gözlerini kısarak cevap verdi.
"Bay Bill mi? Şu korkutucu bahçıvan adamı mı kastediyorsun?"
"O korkutucu değil."
"Gerçekten mi? Bana korkutucu biri gibi görünüyor."
Çocuk başını yana eğerek Leyla'nın yanına oturdu.
"Peki ya sen? Sen de mi burada yaşıyorsun?"
Leyla temkinli bir şekilde sorduğunda, çocuk kıkırdayarak başını salladı.
“Hayır.” dedi. “Sadece babamın peşine takıldım. O, Herhardt ailesinin özel doktoru. Hanımefendi Norma’yı muayene etmeye geldi. Bazen babamla buraya gelirim. Hanımefendi Norma gelmemde bir sakınca olmadığını söyledi.”
“Anladım.”
“Kaç yaşındasın?”
“On iki.”
“Aynı yaştayız. Ama sen biraz ufak tefeksin.”
Leyla’ya bakan çocuk gülmeye başlayınca yanakları ise öfkeden kıpkırmızı oldu.
“Sen de küçüksün.”
“Şey, ben sınıftaki en uzun boylu öğrenciyim.”
Çocuk, ne kadar uzun olduğunu göstermek için gövdesini dikleştirdi. Gerçekten de yaşına göre birkaç santim daha uzun görünüyordu.
“Yine de... Bill amcam kadar uzun değilsin.”
Leyla’nın kendi kendine mırıldanması, çocuğun bir kez daha kıkırdamasına neden oldu. Neşeli bir çocuğa benziyordu.
“Hey, Bay Bill’den daha uzun bir çocuk, hatta bir yetişkin bulmak bile imkansız.”
“Pek emin değilim.”
Leyla, hiçbir sebep yokken battaniyesinin yanında büyüyen çimleri kopardı ve minik parmakları mavimsi-yeşil bir renge boyandı. Çocuğun hemen kalkıp gitmesini diledi ama çocuğun öyle bir niyeti yoktu.
Leyla daha sonra bakışlarını battaniyenin kenarında duran şeftaliye çevirdi ve o anki bir dürtüyle çocuğa sordu.
“İster misin?”
Çocuk neşeyle gülümseyip başını sallayınca, Leyla deri cebini karıştırıp küçük bir bıçak çıkardı. Leyla'nın şeftaliyi dikkatle kesişini izlemek çocuğu gülümsetti.
"Komiksin. Bir kızın çantasından neden bıçak çıkıyor ki?"
"Alay etmek benimle. Onu bana Bill amcam verdi."
Şeftalinin yarısını çocuğa uzatırken, Leyla canı sıkılmış bir halde burnunu hafifçe büktü. Ama her iki çocuğun da burnuna şeftalinin o nefis kokusu geliyordu.
"Neden böyle üzgün görünüyorsun? Bir şey mi oldu?"
Şeftalisini mideye indiren çocuk ona nazikçe sordu.
"Dük ve arkadaşları ormandaki kuşları avlayıp duruyorlar."
Leyla ciddiyetle cevap verdi. Küçük çocuk, onun sözleri karşısında şaşkınlıkla başını yana eğdi.
"Eee, bunda ne sorun var ki?"
"Kuşları sadece kendi zevkleri için öldürüyorlar."
"Avcılık zaten böyle bir şey değil mi?"
"Sen de mi öyle düşünüyorsun?"
Leyla, sert yeşil gözlerini çocuğa dikti. Onun bakışları karşısında çocuk, o büyük ve uzun av tüfeğini elinde tutmakta zorlanacakmış gibi göründü.
"Şey... Hayır."
Çocuk hızla başını salladı.
"Düşünmüyorum. Bu çok zalimce."
Bu olumlu yanıtı duyunca Leyla'nın yüzü bir gülümsemeyle aydınlanmaya başladı.
“Bir şeftali daha ister misin?”
Leyla daha neşeli bir tonla sorunca çocuk gülümseyerek başını salladı. Leyla bir şeftaliyi daha ikiye böldü ve büyük olan yarısını ona verdi. Çocuk, dar gelen yakasını düzeltmeye çalışırken yanaklarının kızardığı görüldü.
“Kyle! Kyle!”
Uzaklardan belli belirsiz bir ses duyuldu. Şeftali çekirdeğiyle oynayan çocuk aceleyle ayağa fırladı.
“Şimdi gitmem lazım.”
“Tamam. Güle güle o zaman.”
“Kyle Etman.”
Elini kaldırdı.
“Adım bu. Senin adın ne?”
“Leyla. Ben Leyla Lewellin.”
Leyla ona acemi bir şekilde elini uzattı. İki çocuk, sanki bir ateşkes yapıyormuşçasına yapış yapış şeftali suyuna bulanmış minik elleriyle tokalaştılar.
“Güle güle Leyla. Görüşürüz. Bir dahaki sefere sana daha lezzetli bir şeyler getireceğim!”
Çocuk, uzaklara doğru koşarken arkasından bağırdı. Leyla ise sadece hafifçe el salladı çünkü bu mülkten taşınırsa onu bir daha görüp göremeyeceğinden emin değildi.
***
Kyle gittikten sonra Leyla’nın dünyası bir kez daha huzura kavuştu. Gül kokularını içine çekerek Bill amcanın işini bitirmesini sabırla bekledi. Bir noktada uyuyakalmıştı ve ancak gün batımında Bill amca adını seslendiğinde uyandı.
Leyla yerinden fırladı, çantasını topladı ve yerdeki battaniyeyi aldı.
“Bill amca. Bir çocuk gördüm...”
Leyla, şeftalilerini paylaştığı çocukla tanışma hikayesini anlatmak üzereydi. Ancak tam o sırada, ormanın diğer tarafındaki karaltıların arasından çıkan Dük Herhardt ve arkadaşlarının silüetleri sözünü kesti.
Matthias, gül bahçesinin ortasında durdu. Yakınlardaki aksi bahçıvan Bill Remmer, efendisinin önünde başını eğdi. Matthias, bahçıvanın arkasında küçük bir çocuğu sakladığını fark etmekte gecikmedi.
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Bay Remmer."
Matthias hafifçe başını salladı. Av gezisinde ona eşlik eden arkadaşları, dükün arkasında durup aradaki mesafeyi korudular.
"Ah, kendisi bir süreliğine burada, Arvis’te kalacak."
Bill Remmer, yüzünde biraz huzursuz bir ifadeyle ona durumu açıkladı. Bill, Leyla’nın sırtına hafifçe vurup öne çıkmasını emredince, Leyla Dük'e doğru tereddütlü bir adım attı.
Matthias, parıldayan sarı saçlarından dolayı onu hemen tanıdı. Az kalsın vuracağı o küçük kızdı bu. Kuş sandığı için neredeyse canından olacak olan o tuhaf küçük kız.
"Hanımefendi Norma ve Hanımefendi Elysse’in izinlerini aldım ama sizin de onayınızı almam gerektiğini düşündüm."
Bill Remmer bir kez daha başını eğdi, yanındaki Leyla da onu taklit etti.
Matthias kıza uzunca ve dikkatle baktı. Göz göze geldiklerinde çocuk ona kaşlarını çatarak baktı. Sıkılmış dudaklar ve nefretle bakan yeşil gözler... İfadesi, ormanda ilk karşılaştıkları andakiyle aynıydı.
"Ah, sen şu kızsın, değil mi?" diye sordu. "Ormanda yaşayan küçük kız."
Leyla utançtan kızararak amcasının arkasına saklandı. Matthias’ın kuzeni Riette, ormanda ara sıra rastladıkları kızın hep böyle olduğunu hatırlayarak arkadan kahkahayı bastı.
O kız, Dük'ün gözlerine hayretle ne zaman baksa hemen bir ağacın arkasına saklanır, Matthias avını bitirdikten sonra ise her zaman bir yerlerden çıkar ve ölü kuşları gömerdi.
"Tabii. Eğer istediğiniz buysa Bay Remmer."
Matthias, bahçıvanın ormanda ne beslediğiyle pek ilgilenmediği için yüzünde bir sırıtışla hızlıca cevabını verdi.
"Teşekkür ederim, efendim."
Bill ona minnetini sununca Matthias, Bill’e çenesiyle hafif bir selam verip tekrar yürümeye başladı.
Dük yanlarından geçerken Leyla, Matthias’ın avladığı hayvanlarla dolu elleriyle onu takip eden uşaklarını görünce irkildi. O minik burnu keskin ve nahoş bir kan kokusuyla dolduğu anda omuzlarını büktü ve gözlerini sıkıca yumdu.
Yanında duran Bill amca, Leyla'nın narin omuzlarını o büyük ve sıcak elleriyle sıvazlamaktan başka bir şey yapamadı.
***
Çenesini avucuna dayayan Claudine, uzun ve derin bir iç çekti. Kıvırcık kahverengi saçları, bitmek bilmeyen iç çekişleriyle uyumlu bir şekilde dans ediyordu.
"Claudine, lütfen bir hanımefendi gibi davran."
Kontes Brandt, ince kaşlarını kaldırarak kızına bir bakış attı. Boğuk sesi giderek sabırsızlaşıyordu.
Henüz bir "hanımefendi" denmek için çok genç olsa da, Claudine geleceğin Arvis Düşesi olacaktı. Kontes Brandt, kızının bu çocuksu tavrına bakarak sadece ağır bir iç çekebildi.
"Ama çok yalnızım ve canım çok sıkılıyor."
Claudine dişlerinin arasından bir şeyler mırıldandı. Çay masasında çaylarını yudumlayan diğer soylu kadınlar, odağını bu kederli kahverengi saçlı kıza çevirdi.
"O zaman git kuzenlerinle oyna."
Kontes Brandt'ın yüzü kızardı, sesi hırıltılı çıktı. Claudine ise sinirli annesine hiç aldırış etmedi.
"Bana orada yokmuşum gibi davranıyorlar. Anlamadığım şeyler söylüyorlar."
Claudine’in bu huysuz ifadesi diğer kadınların yüzünde yumuşak bir gülümsemeye sebep oldu.
"Şey, sıkıcı olabilir. Claudine’in kendi yaşında hiç arkadaşı yok."
Elysse von Herhardt, kucağındaki beyaz köpeği okşarken başını salladı.
"Gördünüz mü? Beni tek anlayan Madam Herhardt."
Sıkıntısını anlayan birini bulunca Claudine’in dudaklarında parlak bir gülümseme belirdi.
“Peki, şu çocuk kim?”
Claudine, genç bir kıza anlık bir bakış attıktan sonra aniden parmağıyla bahçeyi işaret etti. Claudine, hanımefendilere başlarını işaret ettiği yöne çevirmeleri için işaret verdi.
Bahçıvanla birlikte yürüyüşe çıkan genç kıza doğru...
“Onunla oynamamın bir sakıncası var mı? Sanırım benimle yaklaşık aynı yaşta.”
“Şey... Başka bir ülkeden gelen bir yetim değil mi o? Öyle bir kız seninle arkadaş olmaya uygun değil.”
“Benim için hiç sorun değil.” dedi Claudine. “Onunla oynamak bir köpekle oynamaktan daha eğlenceli olacak.”
Sakin ve kendinden emin bir tonda konuşurken annesinin utançtan patlamak üzere olan kıpkırmızı yüzünü fark etmedi bile.
Elysse von Herhardt gülümsedi ve neşeyle zili çaldı.
“O çocuğu buraya getirin.”
Efendisinin zil sesiyle odaya bir hizmetçi geldi.
“Bahçıvanımızın büyüttüğü çocuğu.”
Leyla, hizmetçi tarafından hiç bilmediği bir dünyaya götürüldü. Beyaz malikanenin gölgesinde, parlak renkli giysiler içinde oturan göz alıcı insanların olduğu yere...
“Ah, çok sevimliymiş.”
Leyla, hanımefendilerden birinden övgü aldı.
“Sen ne düşünüyorsun söyle bakalım? Claudine, onu beğendin mi?”
Leyla'yı süzdükten sonra, siyah saçlı kadın yanında oturan kestane rengi saçlı kıza döndü. Claudine gülümsedi ve neşeyle başını salladı.
"Teşekkür ederim, Madam Herhardt."
Leyla, önündeki insanlara boş gözlerle baktı. Hanımefendilerin neden bahsettiğini anlayamıyordu. Sadece Bill amcasının kulübesine dönmek istiyordu ama kimse onun bu ikilemini anlamıyor gibiydi.
Hanımefendilerden birinin fısıldadığı bir emir üzerine, hizmetçi Leyla'nın elini tuttu ve onu bir odaya götürdü.
Leyla hayatında ilk kez lüks bir banyoda yıkandı ve şaşırtıcı bir şekilde yumuşacık, beyaz elbiseler giydirildi. Hizmetçi, Leyla'nın kabarık saçlarını sertçe tararken canı yandı. Ama yanlış bir şey söylerse Bill amcanın işine engel olmaktan korktuğu için buna katlandı.
"Leydi Claudine, Kont Brandt'ın kızıdır. Bu yüzden onun önünde düşüncesizce davranma. Anladın mı?"
Kendisini malikanenin ikinci katına sürükleyen hizmetçi tarafından sertçe uyarılan Leyla, şaşkınlıkla başını salladı. Ardından hizmetçi salonun kapısını dikkatlice açtı. Orada, Claudine onları zarif bir tavırla karşıladı.
"Merhaba. Adın ne? Kaç yaşındasın?"
Claudine başını eğdi ve Leyla'nın gözlerinin içine bakmaya çalıştı.
"Adım Leyla Lewellin. On iki yaşındayım."
"Gerçekten mi? Çok ufak tefek olduğun için daha küçük olduğunu sanmıştım."
Leyla 'ufak tefek' denmesinden hoşlanmasa da, bu huzursuzluğunu kendine saklamaya karar verdi.
'Bill smca için.'
Neredeyse bir ritüelmiş gibi bu kelimeleri tekrar tekrar söyleyerek sakinleşmeyi başardı.
Çiçek düzenleme, piyano ve müzik.
Claudine şunu bunu önerdi ama Leyla hiçbirini yapamıyordu.
Zar oyunu, kelime oyunu, satranç.
Claudine'in sunduğu diğer alternatif oyun fikirlerinde de sonuç aynıydı.
Claudine, bir oyuncak masasına bir de Leyla’ya bakarken dudakları belli belirsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı.
"Zavallı şey."
Sesindeki hayal kırıklığı dolu bir iç çekişle yavaşça sandalyesinden kalktı.
"Hiçbir şey bilmiyorsun."
Leyla, masanın üzerindeki darmadağın oyuncaklara bakarken kendini çaresiz hissetti. Claudine, Leyla’nın sandalyesine doğru yürürken hüsranla mırıldandı. Ancak en ufak bir hayal kırıklığı ya da sinir belirtisi göstermemeye çalışan o nazik ses tonu, Leyla’yı daha da aşağılanmış hissettirdi.
Leyla bir şeyler söylemek zorunda hissetti ama söyleyemedi, ağzı sıkıca kapalıydı. Bu durumda nazik bir şeyler söylemek çok zordu. Neyse ki Claudine, Leyla’nın bir şey söylemesini beklemeden arkasını döndü.
"Tanrım... Bir köpekten farkı yok."
Kapıyı kapatmadan önce kendi kendine iç çekerek fısıldadı.
Claudine gittikten sonra Leyla o güzel salonda yapayalnız kaldı. O da bir an önce gitmek istedi ama Claudine geri gelir diye beklemeye karar verdi.
Fakat Claudine, öğleden sonra güneşi altın rengine dönene kadar dönmedi. Leyla’yı getiren hizmetçi ancak akşamüstü ortaya çıktı.
"Gidebilirsin." dedi, sesi eskisinden daha yumuşaktı.
"Küçük hanım elbisenin sende kalabileceğini söyledi. Bunun da."
Hizmetçi, Leyla'ya parıldayan altın bir sikke uzattığında Leyla olduğu yerde donup kaldı. Bunun üzerine hizmetçi sikkeyi Leyla’nın eline tutuşturdu.
"Al işte. Efendinin sana verdikleri için minnettar olmalısın. Anladın mı?"
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder