Cry, Even Better If You Beg - 28. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

 ✧ Baharda Bir Kuş Gibi Uçmak ✧


“Kararına saygı duyuyorum ama hayal kırıklığına uğramaktan da kendimi alamıyorum.”

Askeri Kuvvetlerin komutanı Albay Farrell, Matthias’a hafif bir gülümsemeyle baktı. Matthias sessizliğini korudu. Çehresi oldukça vakur görünüyordu.

“Yetenekli bir subayı kaybediyormuşum gibi hissediyorum. Gerçi Dük Herhardt’ın bu yetkinlikleriyle orduda hizmet vermeye devam etmesi, İmparatorluk için daha büyük bir kayıp olurdu. Yine de bir askerin bakış açısıyla konuşacak olursam, biraz üzgünüm.”

Böyle söyledi. Üst ve ast olarak resmi bir askeri ilişki içinde oldukları düşünülürse, gözlerindeki hayal kırıklığı ve kayıp hissi oldukça samimiydi.

Hizmet süresini bir yıl daha uzatması beklenen en güvenilir astı Yüzbaşı Herhardt, beklenmedik bir şekilde fikrini değiştirmişti. Masasına bir kağıt ulaştığında yaşadığı şaşkınlığı bir düşünün, hizmet süresini uzatma belgesi yerine kendisine bir istifa mektubu gönderilmişti. Matthias’ın kalması onun arzusuydu ancak mektupta belirtilen gerekçe büyükannesi Düşes Herhardt’tan başkası olmadığı için Albay Farrell’ın onu alıkoymak adına bir nedeni yoktu.

“Tüm bu zaman için teşekkür ederim.”

Matthias ona kibarca teşekkür etti.

Dük Herhardt, sosyal statü bakımından çok daha yüksek rütbeli bir soylu olsa da üstlerine her zaman gereken saygıyı gösterirdi.

Onun bu tavrı, çoğu zaman kamusal ve özel işleri birbirinden ayırt edemeyen diğer aristokrat yetkililerden belirgin şekilde farklıydı.

Albay Farrell, Matthias’ın bu yönüne hayranlık duyuyordu.

İkinci olarak, imparatorluğa yaptığı üstün hizmetler göz önüne alındığında ilk görev yeri olarak karakolun sorunlu bir bölgesi olan ön cepheyi seçmesi dikkate değerdi.

“Ratz’a geldiğinde beni mutlaka ziyaret et.”

Matthias, albayın veda el sıkışma talebine memnuniyetle karşılık verdi.

“Evet, Albay.”

Üstünün elini sıkıca sıktı ve görevlerinden tamamen muaf olmuş bir şekilde albayın ofisinin kapısından dışarı çıktı.

Sokağa adımını attığında berrak mavi gökyüzünden süzülen bahar güneşi adımlarına eşlik ediyordu.

Matthias arabasına bindi ve Ratz şehir merkezine doğru sürdü. Diğer bazı üstleriyle görüşmek için birkaç yere daha uğraması gerekiyordu. Ancak ondan sonradır ki, birkaç gündür devam eden emeklilik veda faaliyetleri nihayet sona erdi.

Bekleyen aracına doğru yürümek üzereyken bir şey dikkatini çekti ve onu olduğu yerde durdurdu. Matthias gözlerini yolun karşısındaki sokağın sonuna çevirdi. Orada, tanıdık bir figür görüş alanına girdi.

Leyla.

Leyla Lewellin’den başkası olmayan bir kadın, şehir merkezindeki kordon boyunda telaşsızca yürüyordu.

“Efendim.”

Matthias’ın öylece durup arabaya binmediğini gören şoför ona yaklaştı.

“Sen önden git.”

Matthias, bakışlarını yolun karşı tarafına sabitleyerek emrini verdi.

‘Bu Leyla. Olamaz, onun burada olması mümkün değil.’

Vakit kaybetmeden, geniş adımlarla yolun karşısına geçti.


*.·:·.✧.·:·.*


Ziyaret ettiği müze devasaydı.

Leyla, Berg İmparatorluğu Doğa Tarihi Müzesi’nin görkemli binasına, buraya ayak bastığı ilk günkü gibi hayranlıkla bakındı.

Ratz şehrine vardıklarının ertesi günü Kyle, Leyla’yı buraya ilk ziyaretine getirmişti. Yolun iki yanında karşılıklı duran Sanat Tarihi Müzesi ve Doğa Tarihi Müzesi, Ratz’ın en büyük gurur kaynakları olarak biliniyordu.

Leyla, ihtişam konusunda başkentle yarıştığı söylenen Carlsbar şehrinin görkemine alışmıştı ancak Ratz sokaklarını her arşınladığında binaların mimari harikası karşısında büyülenmeye devam ediyordu.

Okulundaki başkent turuna katılan kızlar, genellikle Sanat Tarihi Müzesi’nin ne kadar güzel olduğundan ballandıra ballandıra bahsederlerdi. Yine de Leyla, en güzel mimarinin sahibi olarak tereddüt etmeden Doğa Tarihi Müzesi’ni seçmişti.

Kyle’ın tarif ettiği gibi, müze onun için yeryüzündeki bir cennet parçası gibiydi. Tek düşünebildiği, müzenin ne kadar uçsuz bucaksız olduğu ve binanın her köşesini tek bir günde keşfetmenin ne kadar imkansız göründüğüydü.

Leyla tüm gününü burayı olabildiğince derinlemesine keşfetmeye adamaya can atıyordu. Ayrıca, Ratz şehrinden ayrılmadan önce buraya bir kez daha gelmek için son günündeki programını boşaltmayı planlamıştı. Umuyordu ki, müzenin tüm koleksiyonunu görebilecek ve görevini tamamlayabilecekti.

Nihayet kararını vermiş olan Leyla, gitmek için sabırsızlanıyordu ve adımlarında bir neşeyle müzenin fuayesine girdi.

Aslında Kyle bugün ona eşlik etmek istemişti ancak Leyla onun bu nezaketini geri çevirdi. Sınavını bir gün önce bitiren kendisinin aksine, Kyle yarın sabah sınavına yeni başlayacaktı.

Kyle kendi zekasına güvense ve önceden çalışmış olsa da Leyla, sınavdan sadece bir gün önce onu buralarda gezdirmek istememişti.

Sergi salonuna girmeden önce Leyla kıyafetlerini bir kez daha kontrol etti, saçının tek bir telinin bile yerinden oynamadığından emin oldu.

‘Rahat ayakkabılar, tamam.’

‘Not defteri ve kalem, tamam.’

‘Tam enerji, gitmeye hazırım.’

Çantasından bir not defteri ve kalem çıkaran Leyla, geldiği ilk gün görme şansı bulamadığı sergi galerisine adım attı.


***


Bugünkü Leyla Lewellin, pikniğe gitmiş bir çocuk gibiydi.

Matthias güvenli bir mesafede durmuş, geniş sergi galerileri arasında üzerinde en ufak bir yorgunluk emaresi olmadan gezinen kızı sessizce izliyordu.

Doğa Tarihi Müzesi’ne giren o kadının sırtının Leyla’ya ait olduğundan zaten emindi, bu yüzden mesafesini koruyarak onu sessizce takip etti.

Merakı ağır basmıştı, acaba burada ne halt karıştırıyordu?

Ancak ne yaptığını gördükten kısa bir süre sonra Matthias beklemeye ve onu daha yakından gözlemlemeye ikna oldu.

Beklerken, aniden başkentte bu zamanlarda yapılan üniversite giriş sınavını hatırladı. Teste girmek için başkente seyahat ettiğini görünce Matthias onun eğitimine üniversitede devam etmeye karar verdiği sonucuna vardı. Kyle Etman ile evliliği de öyleydi muhtemelen.

Leyla, çeşitli bitki örneklerinin bulunduğu cam bir vitrinin önünde durmuş not defterine titizlikle bir şeyler karalıyordu. Bazen dudaklarında bir gülümseme beliriyor ve sanki değerli bir mücevhere bakıyormuş gibi yüzüne neşeli bir parıltı yerleşiyordu. Matthias, basit bir bitki örneğinin onun yüzünde nasıl böyle bir kıkırdamaya yol açabildiğine inanmakta güçlük çekiyordu.

Sonunda Matthias onu biraz daha takip etmeye karar verdi ancak onu görse kızın neşesinin söneceğini bildiği için daha fazla yaklaşmadı.

Matthias ellerini arkasında birleştirdi ve aynı tempoyla yavaşça onun izinden gitti.

Onu geçen yazdan beri görmemişti ve Leyla o zamandan beri pek değişmiş gibi görünmüyordu. Yine de, önceki narin görünümünde sadece hafif bir başkalaşım vardı.

Yüzü daha da incelmiş, ifadesi daha nazik bir hal almıştı ve zaman geçtikçe vücudunun her hareketi daha zarif görünüyordu. Dantel süslemeli beyaz bir elbise giyen Leyla, eskisinden daha olgun duruyordu.

Yeterince vakit geçirdikten sonra Leyla herbaryum sergi odasından ayrıldı ve bir sonraki galeriye çıkan geçidin önünde aniden duraksadı.

Matthias, onun ilgisini neyin çektiğini anlamıştı.

İki sergi odası arasında uzanan geçit, adeta cennetten bir köşe gibi tasarlanmış ve somutlaştırılmıştı. Gümüş rengine boyanmış dallar, beyaz tüyler ve yaprak gibi sarkan çelenklerle süslenmişti.

Pencere camından içeri sızan ışıkla birlikte, dalların her yanına asılmış kuş şeklindeki renkli kristal süsler ışınları yansıtıyordu. Bu manzara, bir masal diyarını anımsatan rüya gibi bir atmosfer yaratarak mekanın büyülü güzelliğini daha da artırıyordu.

“Aman tanrım—.”

Leyla’nın saf hayranlığı Matthias'ın dikkatini çekti.

Onun böylesine pervasızca koşturmasını izlerken Matthias yüzündeki gülümsemeye engel olamadı. Dalgalı sarı saçları ve elbisesinin etekleri, oyun parkındaki küçük bir kız çocuğu gibi alanın içinde heyecanla koştururken onunla birlikte zıplıyordu.

Bu güzel geçidin tam ortasında Leyla adımlarını durdurdu.

Elini dallara doğru uzattı ama parmak uçları kuş şeklindeki süsü kavrayamadı.

Leyla hâlâ hayranlık içinde tavana bakarken, Matthias yavaşça yanına kadar yürüdü.

Kız onun varlığını fark etme fırsatı bile bulamadan Matthias onu belinden kavradı ve vücudunu yerden yukarı kaldırdı.

Havaya yükseldiğinde Leyla şaşkınlıkla sarsıldı. Başını çevirdiğinde, az önce ulaşamayacağı kadar uzakta olan kristal kuş tam gözlerinin önündeydi.

Kendini baharda bir kuş gibi uçabilecek ve her yere gidebilecekmiş gibi hissetti. Sanki gözleri açık rüya görüyordu.

Garip ama nefes kesici bir andı.

Matthias onu yere indirdi ve sanki hiçbir şey olmamış gibi davrandı.

Kabarık, beyaz elbisesinin etekleri bacaklarından aşağı süzüldü ve tenini yumuşakça okşadı.

Leyla başını kaldırdı ve kristal kuşa dokunan elini arkasına sakladı.

Matthias subay şapkasını yavaşça çıkardı. Yaz sonundaki gökyüzünden bile daha mavi olan bir çift gözü, göz kamaştırıcı bir canlılıkla kıza odaklanmıştı.


***


Müzenin kubbesinin altında, ziyaretçilerin dinlenebileceği ve karınlarını doyurabileceği ikramlar satan küçük bir kafe vardı. Leyla ve Kyle, ziyaretlerinin ilk gününde orada öğle yemeği yemişlerdi.

Matthias oraya doğru gitmek için öncülük etti. Ne anlama geldiğini bilen Leyla, yüzünde bir hoşnutsuzlukla olduğu yerde durdu.

“Sizinle karşılaştığıma memnun oldum dük hazretleri. Ben artık müsaadenizi isteyeceğim.”

Bu sözler üzerine Matthias arkasına döndü. Leyla kendini topladı, selam vererek başını eğdi ve diğer yöne doğru yürümeye başladı.

“Şuraya.”

Emretti.

Leyla itaat etmeyi reddetti ve birkaç adım daha attı ama sonunda kaçmayı başaramadı.

Matthias yanından geçmiş ve yolunu kesmişti.

“Neyiniz var sizin?”

Leyla etrafına bakındı ve sertçe sordu. Yoldan geçen bazıları merakla onlara bakarak gözlerini kıstı.

“Nefret ediyorum.”

“Ne?!”

“...Sizin gibi birinden nefret ediyorum.”

Matthias’ın kibirli tavrı aniden Leyla’yı çileden çıkardı.

“Bana bu şekilde davranamazsınız.” Leyla, omzundaki çantasının askılarını sıkıca kavradı. Elleri sinirden titriyordu.

“D-demek istediğim...”

“Yapmamamız gereken bir şeyi yapmamı mı istiyorsun?”

Bunu söylerken dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. Kısa bir an için Leyla’nın vücudundan çılgınca bir ürperti geçti ve kaşlarını inanamayarak çattı.

“Hayır!”

Matthias’ın bu aşağılayıcı sözlerinden sonra her iki eli de şiddetle titremeye başladı.

“Asla!”

Leyla’nın yanaklarını keskin bir sıcaklık sardı. Öfkeden köpürürken yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Matthias’ın ona yaşattığı bu aşağılanma damarına basmıştı, özellikle de bunları söylerken takındığı o mesafeli ve kibirli tavır yüzünden.

Etrafına kısa bir göz attıktan sonra Matthias bakışlarını tekrar kıza çevirdi.

“Başkentteyken tesadüfen karşılaştığım, malikanemde yaşayan bir yetime bir fincan çay ısmarlamak istiyorum. Nazik olmamın nesi yanlış?”

Saygısızca bir şey söylerken bile tavrı her zamanki gibi pişkindü.

“Bunda yanlış bir şey yok.”

Matthias soğuk bir tonda konuştu. Yüzündeki sırıtış kaybolmuştu.

“Öyle değil mi, Leyla?”

Kendi cevapladığı sorusunu bitirerek kafeye doğru ilerledi.

Leyla, onun arkasından bakarken uzun ve bitkin bir iç çekti.

Dük Herhardt’ı çok iyi tanımasa da artık onun hakkında çok önemli bir gerçeği biliyordu: Arzuladığı her şeyi ne pahasına olursa olsun elde ederdi. Bir şeyi elde etmek ne kadar zorsa, ona sahip olmak o kadar değerliydi.

O adam her zaman istediğini almalıydı.

Leyla pes ederek, adımlarındaki ağırlıkla dükün arkasından yürüdü.


***


Karşı karşıya oturuyorlardı.

Sipariş verildikten kısa bir süre sonra garson masalarına buharı tüten iki fincan sıcak kahve getirdi. Havaya yükselen beyaz bir duman bulutu çıkaran fincan, sessiz görünen bu iki insanın arasında duruyordu.

“Sizinle böyle bir yerde tesadüfen karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim.”

Leyla, biraz ürkekçe konuyu açtı. Aralarındaki sessizlikten rahatsız olduğu için ilk konuşan olmayı tercih etmişti.

“Doğa tarihi müzesinde... siz... mi...”

“İlgimi çekmiyor.”

Matthias, kahvesinden bir yudum alarak sözünü kesti.

“Bunu zaten biliyorsun, Leyla.”

Dudaklarının kenarında müstehzi bir gülüş belirdi. “Bu tür şeylere kesinlikle hiç ilgim yok.”

“O halde neden...”

“Bunun bir tesadüf olmadığını zaten biliyorsun.”

“Hayır.”

Leyla refleks olarak cevap verdi. Tüm vücudu gerildi ve kalbi büyük bir korkuyla çarpmaya başladı. Onun tarafından acınan yoksul bir yetim olmayı tercih ederdi. Bu adam tarafından herhangi bir şekilde 'başka bir şey' olarak görülmek istemiyordu.

“Tek bildiğim...”

Sesi sinirden titriyordu, Leyla bir anlığına heyecanını bastırmak için yutkundu.

“Tek bildiğim şey, benden nefret ettiğiniz.”

Leyla, aniden zihninde canlanan o ilk öpücüğün korkunç anılarını silmeye çalışır gibi gözlerini kapattı. Ama bu nafileydi. Gözlerini tekrar açtığında, Matthias’ın mavi gözleri hâlâ ona sabitlenmişti ve o anılar yeniden hücum ederek onu o kabusa bir kez daha hapsetti.

“Doğru, senden nefret ediyorum.”

Matthias onun sözlerini rahatlıkla onayladı. Yüzünde bir gülümseme belirdi.

“Şu an senden feci şekilde nefret ediyorum, Leyla.”

(Çevirmen Notu: Defol git o zaman a. ya!!)

Yorumlar