Cry, Even Better If You Beg - 27. Bölüm (Türkçe Novel)

Matthias duşunu bitirip banyodan çıktığında, dışarıda gece çoktan çökmüştü.
Ropdöşambrının kuşağı gevşek bir halde, aşağıdaki bahçeye bakan pencere pervazına yaslandı.
Güzel bahçeleri ve ormanlarıyla ünlü, uçsuz bucaksız bir arazi olan Arvis malikanesi ile kıyaslandığında Ratz malikanesinin bahçesi oldukça mütevazı kalıyordu.
Malikanenin kasaba merkezinde yer alması nedeniyle bahçesi o kadar büyük değildi.
Ne önceki Herhardt Dükleri ne de Matthias’ın kendisi, peyzaj veya çiçekçiliğe en ufak bir ilgi duymuştu. Bu nedenle Ratz bahçesi, malikanenin sade mimari tarzını tamamlayacak şekilde gösterişsizce düzenlenmişti.
Bahar mevsimi gelip Arvis’ten getirilen farklı çeşitlerdeki güller tam açtığında, çiçek tarhları bu sönük bahçeyi görülmeye değer bir yere dönüştürürdü.
Esintili rüzgarda çiçek kokuları yayılmaya başladığında Matthias’ın aklından yaz tatili için malikaneye dönme düşüncesi geçti.
Ancak aniden, bahçıvana yardım ederek bahçede titizlikle dolanan o kızın hayali onu bu düşüncelerinden kopardı.
Leyla.
Matthias farkında olmadan kaşlarını çattı.
O kız gül gibi kokuyordu.
Gül yetiştirme konusunda doğal bir yeteneği olan bahçıvan, dünyanın en güzel güllerinden birini çiçek açtırmak için büyük emek vermişti.
Fakat bahçıvanın ormanda yetiştirdiği o kıymetli gülün, kısa sürede kendi talihsizliği haline geleceğini hiç düşünmemişti.
Leyla, o sıradan kız.
Zihnine kazınmış olan isim buydu.
Matthias pencereyi kapatıp arkasını döndü. Islak saçlarından süzülen su damlaları ayaklarının üzerine serpiliyordu.
‘Yine de, talih şu an onun yüzüne gülmemiş miydi?’
Leyla Lewellin gibi biri, ancak bir doktorun oğluyla hayat arkadaşı olmayı hayal edebilirdi.
Hayatta bir kez gelebilecek türden büyük bir şansla ödüllendirilmişti. Kyle Etman’ın aptalca saflığı sayesinde, geleceğin Bayan Etman’ı olabilir ve ülkenin başkentinde üniversiteye gidebilirdi.
“...Leyla.”
Matthias, nefesinin altından onun adını kısık bir sesle mırıldandı. Bir an için derin düşüncelere daldı.
Belki de, eğer o güzel şey gözünün önünden kaybolursa işler kendisi için de daha iyi bir hal alabilirdi.
Bunun doğru olduğunu varsayarsa bu evliliği herkesten daha çok alkışlaması gerekirdi.
Pencereyi kapatmış olsa bile gül kokusu hâlâ burnunun ucunda asılı kalmıştı.
Matthias, konsolun üzerine konulmuş bir gül vazosunu fark etti. Görünüşe göre birisi bahçede açan gülleri koparıp yatak odasına yerleştirmişti.
Vazonun yanından geçtikten sonra bakışları, Ratz’a yanında getirdiği altın kafese takıldı ve ardından tekrar vazoya döndü.
“Leyla.”
İsmini daha net bir şekilde telaffuz ettiğinde kulağa daha da tatlı geliyordu.
“Güller açtı ama sen burada değilsin.”
Bu sırada düşünceleri arasında kaybolmuşken Matthias aniden o göz alıcı gülleri vazodan çekip aldı ve avucunun içinde sıkıca kavradı.
Yüzünden yaşlar süzülen Leyla’nın anıları zihnine hücum etti. Soluk pembe güller, ona kızın gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş hıçkıran yanaklarını hatırlatmıştı.
Matthias’ın gül üzerindeki pençesi, çiçek avucunun içinde ezilip bir yaprak yığınına dönüşene kadar yavaş yavaş daha da sıkılaştı.
(Çevirmen Notu: Manyak psikopat. Ruh hastası. Mal)
‘Bu iyi bir şey.’
Buna tüm kalbiyle inanıyordu.
‘Ama...’
Matthias’ın gözleri yavaşça kısıldı.
‘Senin olmadığın bir yerde güllerin açtığı bir mevsim olabilir mi?’
‘Çiçekler açacak ve ben döneceğim ama sen neden benimle orada değilsin?’
Bu sorularla Matthias, sahip olduğundan haberdar bile olmadığı bir anıyı yeniden canlandırdı.
O çocuk hep oradaydı.
Güllerle dolu o yaz bahçesinde, sanki Arvis'in ayrılmaz bir parçası haline gelmiş gibi...
Bu, onun aynı zamanda kendisinin de bir parçası olduğu anlamına geliyordu.
Kanadını kestiği için uçamayan küçük sarı kuşu ötüp duruyordu. Matthias, hayatında ilk kez şu an birini öldürmek için içinde güçlü bir dürtü hissetti.
Bunun hangisi olduğu ise belirsizdi. Doktorun oğlu mu? ...Yoksa o kadın mı?
Matthias, sert bir topak haline gelmiş yaprakları bıraktığında gece iyice kararmıştı. Gül kokulu eli uzanıp masadaki kağıtlardan birini aldı ve paramparça etti.
Bu, gelecek haftanın sonuna kadar teslim edilmesi gereken bir belgeydi.
Bir subay olarak hizmet süresini bir yıl uzatmak için gereken yeterlilik belgesi...
*.·:·.✧.·:·.*
“Tüm kalbimle onay veriyorum.”
Bill, uzun süredir tereddüt ettiği sözleri sonunda büyük bir çabayla dile getirdi.
Masada karşısında oturan Leyla, şaşkın bir ifadeyle ona bakıyordu.
“O obur Kyle... Kabul ediyorum. Onayım sizindir.”
“Aşk olsun amca...”
Leyla kaşlarını çattı. Ancak Bill konuşmaya devam etti.
“Onu reddetmeyi artık bırak. Onunla evlen ve üniversiteye git. Bunu yapmanı gerçekten çok istiyorum Leyla.”
“Bunu yapamam.”
“Sen de Kyle’dan hoşlanmıyor musun?”
“Hoşlanıyorum ama onunla evlenmemin hiçbir mantığı yok.”
“Mantığı yok da ne demek? Birbirini seven iki insanın evlenmesinde garip olan ne?”
Bill’in sesi düğümlendi ama Leyla’nın kararlı bakışları bir an bile yerinden oynamadı.
“Kyle ve ailesi benim yüzümden herkesin diline düşecek, maskara olacaklar.”
“Doktor Etman da buna izin verdi.”
“Ama...”
“Leyla, şunu bunu düşünmeyi bırak da sadece kalbine bak.” Bill ses tonunu yükseltti. “Eğer Kyle’ı seviyorsan evlen, sevmiyorsan evlenme. Başka hiçbir şeyi düşünmene gerek yok.”
Leyla bu sözler üzerine gözlerini sıkıca kapattı ve önündeki biradan büyük bir yudum aldı.
Bill onu sessizce izledi. Büyüttüğü o çocuk artık iyi bir içici olmuştu. Artık birbirlerinin en iyi içki arkadaşlarıydılar, birer bardak bira yudumlarken dertlerini paylaşabiliyorlardı.
“Kyle’ı seviyorum. Dünyada onun kadar rahat, sıcak ve nazik başka bir arkadaşım daha yok.”
Leyla, Bill’e daha da sert bir bakış atarken dudaklarının kenarındaki bira köpüğünü sildi.
“Bu yüzden, onun üzerine bir leke sürmek istemiyorum.”
“Hayır, neyin var senin Leyla? Neden kendini bu kadar küçük görüyorsun?”
“Öyle değil. Amca, ben olduğum kişiyi seviyorum. Başkaları benim hakkımda ne düşünürse düşünsün, kim olduğumdan asla utanmadım. Tek yapmak istediğim, tıpkı senin arzuladığın gibi iyi ve sorumlu bir yetişkin olmak.”
Leyla kaşlarını çattı. Gözlüklerinin ardındaki bakışları hüzünle buğulandı.
“Ama amca, evlilik meselesine gelince tamamen bilgisizim. Eğer şu an evlenecek olursam bu tüm çabalarımın boşa gittiği anlamına gelir.”
“Ha! Umarım ömrünün geri kalanını bu kulübede, yaşlı bir dul adamla tıkılıp kalarak geçirmeyi düşünmüyorsundur Leyla.”
“Bunu çok isterim. Bu Arvis ormanından ayrılmak istemiyorum amca. Senin de istemediğini biliyorum.”
“Söylediğin çok korkunç bir şey.”
“Artık öğretmenlik sertifikam olduğuna göre, yakındaki bir okulda işe gireceğim. Ve sonsuza kadar böyle yaşamak istiyorum. Burada, seninle birlikte, amca. Belki sana da yardım edebilirim.”
“Bu orman bir yere mi kaçıyor? Hiçbir yere gitmiyor. Ve ben her zaman burada, bu ormanda olacağım. Belki bir gün, yaşlandığımda ve bahçıvan olarak çalışmaya devam edecek gücüm kalmadığında istifa eder ve burayı terk ederim. Ancak hâlâ sağlıklıyım ve önümüzdeki on yıl boyunca da gayet iyi durumda olacağım.”
Bill birasını midesine indirdi.
“Leyla; buradan ayrılsan da, üniversiteye gitsen de, evlensen de, nerede olursan ol veya ne yaparsan yap, sen her zaman benim küçük Leyla’m olarak kalacaksın.”
Bill uzandı ve masanın üzerindeki Leyla’nın küçücük elini nazikçe sıktı.
Üniversite giriş sınavı kapıdaydı ama Leyla’nın fikrini değiştireceğine dair hâlâ hiçbir işaret yoktu. Bill o kadar hüsrana uğramıştı ki bugün onunla bu konuşmayı yapmaya karar vermişti.
“Eğer Etman ailesine gelin gidersen hemen yakın mahallede yaşıyor olacaksın, bundan daha iyisi olamaz.”
“Amca.”
“Leyla, dünyada çok nadir bulunan bir erkek türü vardır. İyi bir koca ve iyi bir baba olacağına dair bana güven veren bir adam... Ve Kyle, bu tanıma tam olarak uyan biri.”
Bill gülümseyerek avcuyla Leyla’nın elinin arkasını okşadı.
“Bunu bir düşün. İyi bir adamla evlenmeni ve gerçek bir aile kurmanı umuyorum. Evini hayat dolu bir yuvaya dönüştür, çocuk kahkahalarıyla dolsun taşsın. İnanıyorum ki Kyle senin asla yalnız kalmana izin vermeyecektir.”
“...Biz de gerçek bir aileyiz.”
Bill’in parmaklarıyla oynayan Leyla başını kaldırdı.
Gözlerinin kenarları kızarmıştı.
“Amca, biz de bir aileyiz. Gerçek bir aile.”
“...O ne demek şimdi?..”
Lovita’dan geldiğinden beri, bu bahtsız çocuk yanında hüzün dolu gözyaşı torbaları taşımıştı. Bill ona baktığında bazen gözleri yanar, buğulanırdı.
“Eğer gerçek bir aile olduğumuzu düşünüyorsan sözümü daha çok dinlemelisin!”
Bill bağırarak önceden hazırladığı bir zarfı Leyla’nın önüne bıraktı.
Zarfı alıp açar açmaz Leyla’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Zarfın içinde Ratz’a gidiş tren bileti ve yol masraflarını karşılayacak bir miktar para vardı.
“Sınav haftaya. Yarından itibaren sıkı çalış. Zaten her zaman çok çalışıyorsun ama kazanmak için daha da fazla çabalamalısın. Eğer Ratz’a gitmezsen o zaman bizi sahte bir aile sayarım.”
“Amca!”
“Eğer giriş sınavına girmezsen seni bir daha görmem Leyla.”
Bill kızın elini bırakmış, omuzlarını dikleştirerek oturmuştu. Ona sert bir ifadeyle bakıyordu; oysa gözleri, içinde en ufak bir tehdit emaresi barındırmayan sonsuz bir sıcaklıkla doluydu.
Leyla, elindeki zarfla birlikte derin düşüncelere daldı.
Bill, gözlerinin önündeki o parlak ve sevimli çocuğa, küçük bir çocuk olduğu günden beri kendisi için hiç değişmeyen ve hep aynı kalan o siluete tüm kalbiyle, derin derin baktı.
Uzun bir süre düşündükten sonra Leyla nihayet zorlu kararını verdi.
Hâlâ ciddi olan yüz ifadesiyle, parıldayan bira bardağını Bill’in önüne doğru uzattı.
Tıpkı eski günlerde, elma suyu dolu bardağını Bill’in bira bardağına tokuşturmaya çalıştığı çocukluk zamanlarındaki gibi...
Bill, memnuniyetle kendi bardağını onunkine vurdu.
Leyla birayı tek dikişte bitirdi ve bardağın tüm içeriğini tüketti. Yanakları hızla kızarmaya başlasa da iyi bir içiciymiş gibi yapma konusundaki kararlılığından ödün vermedi.
“Ayrı olsak bile, hâlâ gerçek bir aileyiz, değil mi?”
Bu boğazı düğümleyen soru, Bill’in gözlerinin neredeyse yeniden dolmasına neden oldu.
“O konuda hiç endişen olmasın.”
Her zamanki sert konuşma tarzının aksine, Bill ona çok sıcak bir şekilde gülümsedi.
Leyla onu izlerken gülümsedi.
Tıpkı gerçek bir aile gibiydiler.
*.·:·.✧.·:·.*
“Kesinlikle en çok orayı seveceksin. Doğa Tarihi Müzesi.”
Kyle bir kez daha heyecanla konuştu.
“Muhtemelen senin için cennet gibi bir yer olacak.”
Ratz'da görülmesi gereken yerleri bir bir sıralıyordu ve Doğa Tarihi Müzesi hakkında konuşmaya başladığında heyecanı doruğa çıkmıştı.
Bindiği sarsıntılı trenin penceresinden dışarı bakarken her yerde çiçeklerin açtığı, nefes kesici bir bahar manzarası onları karşılıyordu.
Bu Leyla’nın Ratz’a ilk gelişiydi ve heyecanlanmadan edemiyordu.
Ancak başkentteki akrabalarını sık sık ziyaret eden ve şehre oldukça aşina olan Kyle için bu kaçıncı gelişiydi, kim bilir.
Kyle, Leyla’nın akrabalarının evinde kalmasını istemişti ama Leyla bu teklifi kibarca reddederek yakınlardaki küçük bir otelde kalmayı tercih etmişti.
“Şu an yorgun olmalısın. Yarın mı gidelim?”
“Sınav için ders çalışmam lazım.”
“Ders çalışmaya gelince, şimdi çalışmakla sınav gününden biraz önce çalışmak arasında ne fark var? Sadece öğrendiklerini ezberlediğinden emin olman yeterli.”
“Vay canına. Çok öz güvenli görünüyorsunuz, Bay Etman.”
“Elbette öyleyim, Bayan Lewellin.”
“Pekâlâ, bu harika.”
“O zaman, hadi evlenelim.”
Leyla, geçmişte olduğu gibi reddini yüzüne vurmak yerine bakışlarını Kyle’ın yüzüne dikti. Tepkisindeki bu ani değişim Kyle’ı biraz irkiltti.
“N-neden, ne oldu?”
“Biliyor musun Kyle, bunu hayal edebiliyor musun?”
“Neyi hayal edebiliyor muyum?”
“Birbirimizle evlendiğimizi, karı koca olduğumuzu.”
Leyla bunu ciddi bir ifadeyle dile getirdiği an Kyle’ın yanakları kıpkırmızı kesildi. “Elbette! Hayal edebilirsin! Devam et, ne istersen yap!”
“Bilmiyorum. Bana biraz tuhaf geliyor. Bizim evlenmemiz, çocuklarımızın olması... Bilirsin işte, bu tür bir ilişkiye girmek.”
“Şimdi ne diyorsun sen? Hiç de tuhaf değil.”
“Gerçekten mi? Üreme eylemi hakkında bilgi edindik, değil mi? Bir bebeğin nasıl yapıldığını ve doğurulduğunu... Gerçekten bunu yapacak mıyız?”
“Yapmak... Doğurmak, ne?”
Kyle kulaklarından şüphe etti. Uygunsuz bir şeyi yanlış duyduğunu hissetti ama bu bomba sözleri atan kişi olan Leyla, yüzünde en ufak bir utanma belirtisi olmayan, son derece masum bir ifadeye sahipti.
“Üreme eylemi.”
Leyla, gözünü bile kırpmadan ikinci kez bombayı patlattı.
“Utanacak bir şey yok Kyle. Kuşlar, çiçekler ve diğer tüm canlılar türlerini korumak için bunu yaparlar.”
“Şu an ne söylediğinin farkında mısın sen?”
“Evet. Sadece geometride biraz zayıfım ama diğer derslerde oldukça iyiyimdir.”
Kyle’ın boğazı düğümlendi ve doğrudan bakmamak için başını yana çevirdi. Leyla bunca müstehcen şeyi söyledikten sonra kendisiyle bu kadar gurur duyuyor gibi görünmesi onu mahcup etmişti.
“Bunu yapacak olmamız bizim için biraz tuhaf değil mi ve...”
“Uh... Leyla, hadi şunu ye.” Kyle, gevezeliğini kesmek için Leyla’nın konuşkan dudaklarının arasına hemen bir dilim sandviç sıkıştırdı.
Henüz yaz gelmemiş olsa da trenin içindeki sıcaklık nedense sanki bir fırının içindeymişçesine kavurucuydu.
Leyla sandviçini afiyetle çiğnedi. Sandviçinden aldığı ısırıkların arasında mırıldandı ve dudaklarını tekrar araladı.
“Şunu da ye.”
Daha o tek bir kelime bile edemeden, Kyle ağzına bir kurabiye daha tıkıştırarak onu susturdu.
‘Lütfen, bir daha böyle şeyler söyleme.’
Kyle söylemek istediği her şeyi içine attı ve sadece başını salladı.
‘Aklından saçma sapan şeyler geçirmeye başladığında, küreğimi hatırla.’
Bill amcanın sesi aniden kulaklarında çınladı.
Bu sabah Leyla’yı almak için kulübeye geldiğinde, Kyle’ı son derece nazik ama bir o kadar da ürpertici bir gülümsemeyle karşılamıştı.
‘Evet, kürek.’
Kyle’ın düşünceleri Bill amcanın devasa, neredeyse bir silahı andıran toprak küreğine geri döndü.
“Şey Kyle, demek istediğim...”
Leyla tüm kurabiyeleri bitirir bitirmez dudakları yeniden kıpırdamaya başladı. Kurabiye kırıntılarının o zarif kırmızı dudaklarına bulaşmış haliyle darmadağın ama bir o kadar da sevimli görünüyordu.
“Leyla, eğer tek bir kelime daha edersen...”
Kyle iç çekerek başının arkasını kaşıdı.
“Efendim?”
“Tek bir kelime daha edersen...”
Yutkundu.
Kürek korkusuyla bastırılan duygularını sindirdikten sonra, Kyle trajik bir itirafta bulundu.
“Trenden aşağı atlayacağım.”
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder