Cry, Even Better If You Beg - 25. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

 ✧ Hüznümün Rengi ✧


Matthias, tamamen tesadüf eseri arabanın penceresinden dışarı bakarken Leyla’yı gördü.

Leyla, yüzünde Matthias’ın daha önce hiç görmediği ışıl ışıl bir gülümsemeyle yolun karşısına doğru koşuyordu. Sıçrayan adımlarını takip eden rüzgar, uzun ve salınmış sarı saçlarını dört bir yana savuruyordu.

Matthias elini hafifçe sıktı. Şoföre arabayı yavaşlatmasını söylemek üzereydi ama son anda fikrini değiştirdi, sadece Bill Remmer’dan başkası olmayan orta yaşlı bir adama doğru koşan kıza bakmakla yetindi.

Leyla kanatlı bir kuş gibi hafif adımlarla bahçıvanın kollarına atıldı ve bahçıvan onu sıkıca kucakladı. Adamın koca kolları arasında küçük bir kız çocuğu gibi görünüyordu; dünyadaki en parlak gülümsemeyle gülüyor, bahçıvan da onu görünce kahkahalara boğuluyordu.

O anda araba yanlarından hızla geçip gitti. Matthias bakışlarını pencereden çekip ellerine indirdi. Hafifçe kalkık duran elinde, o günden kalan dokunuşunu ve vücudunun tenine sinmiş kokusunu hâlâ hissedebiliyordu.

Nişan çok yakındı, eli kulağındaydı.

Matthias bu gerçeğin verdiği rahatlamayı hissettiği sırada, araba Arvis malikanesinin kapısından içeri süzülmüştü.


*.·:·.✧.·:·.*


Leyla’nın dileği gerçek olmuştu.

Bill amcanın dönüşüyle her şey yeniden yoluna girmişti.

Artık yalnız olmadığı için gençlik hüzünleri, o korkunç ilk öpücüğün nahoş anıları, tüm kafa karışıklığı ve çaresizliği dinmeye başlamıştı.

Bu sırada sabah ve akşam serinliği iyice artmıştı. Günler geçtikçe Arvis malikanesi, geçmişte hiç olmadığı kadar görkemli ve neşeli bir atmosfere bürünmeye başladı.

“Aman, hiç sorma! Dünyanın en iyi yemeklerini servis edeceğim.” Ormana kadar zar zor gelmiş olan Madam Mona, ciddi bir yüzle tantana kopardı. Bill Remmer’ın yanındaki sandalyeye rahatça yayıldı ve hararetle anlatmaya başladı. “Nişan törenleri bile bu kadar şatafatlıyken, düğünlerinin ne kadar görkemli olacağını düşünmek beni şimdiden korkutuyor.”

Keçileri sağmaktan yeni dönen Leyla, onu neşeli bir gülümsemeyle karşıladı.

“Biraz daha bekle Leyla. Yarın senin ağzını sulandıracak kadar çok yemek yapacağım, bıkana kadar yiyeceksin. Kaç misafir çağırılırsa çağırılsın, pişireceğim yemeklerin yarısını bile bitiremeyecekler.”

Madam Mona’nın içten kahkahası üzerine Leyla farkında olmadan bluzunun ucunu sıktı. Dükün boynuna bıraktığı morluklar, aradan günler geçmesine rağmen hâlâ acı verici bir şekilde belirgindi. Aynaya her baktığında gördüğü o kırmızı izler, ona utanç ve iğrençlik hissettiriyordu.

“Nişan töreni yarın mı yani?”

“Lütfen ‘yarın’ kelimesini kullanma Leyla. Umuyorum ki... hayır, sadece bu nişan töreninin bir an önce bitip gitmesini diliyorum.”

“Yarın demek...” Leyla sessizce mırıldandı, sonra tekrar gülümsedi. “Evet, teyzeciğim. Bekliyor olacağım.”

Kabus gibi anılarını silmek istercesine daha parlak bir şekilde gülümsemeye çalıştı. O günden beri dük, ormana tek bir adım bile atmamıştı. Bunu bilmek Leyla için büyük bir sevinç kaynağıydı.

“Çikolatalı kurabiyeleri severim. Bir de ahududulu keki!”

“Sana yığınla çikolata ve ahududu getireceğim.”

“Bunun karşılığını nasıl ödeyebilirim?” diye sordu Leyla.

“Karşılık mı? Sadece bol bol ye ve güzelce büyü.”

“Bill amca kadar büyük mü olmam gerekiyor?”

“Aman Tanrım Leyla! Eğer o kadar büyürsen ömür boyu bekar kalırsın.”

Madam Mona kıkırdayarak koltuğundan kalktı ve veda ederek el salladı. Bill Remmer kaşlarını çattı ama kısa süre sonra o da bu neşeye katıldı.

O ayrıldıktan kısa süre sonra kulübeye her zamanki gece çöktü.

Amcasıyla akşam yemeğini yedikten sonra Leyla evi topladı ve şimdiye kadar ihmal ettiği ders kitabını tekrar açtı. Üzerine çöken mahmurlukla bir süre kestirmeye karar verdi ancak uyandığında güneş çoktan doğmaya başlamıştı. Dükün nişan günü gelip çatmıştı.

Leyla masadaki gözlüklerini taktı, uykulu gözlerini ovuşturdu ve pencereye doğru yürüdü. Pencereyi ardına kadar açarak soğuk sabah havasının içeri dolmasına izin verdi.

Sabahın ilk saatleri yaklaşırken gökyüzü berrak, şeffaf bir maviye boyanmıştı. Leyla gözlerini yukarı kaldırdı, bugünkü masmavi gökyüzünün tonu ona o son şeker parçasının rengini hatırlattı.

Dükün gözleri de o şekerin tonuna benzeyen bir maviydi.


*.·:·.✧.·:·.*


Claudine, bu önemli gün için pastel pembe bir elbise seçmişti. İpeğin üzerine şifonlarla süslenmiş elbisesiyle, törenin başrolü olarak figürü oldukça zarif ve büyüleyici görünüyordu.

“Çok muhteşemsin, Claudine!” Kontes Brandt, kızını izlerken neşe içinde haykırdı. Yüzünde, odanın arkasında duran Brandt ailesinin hizmetçisininkine benzer, hayranlık dolu bir ifade vardı.

Claudine, kendisine bahşedilen bu tatlı övgülere minnetini göstermek için tatlıca gülümsedi. O an bile, aynadaki yansımasına bakarken gözlerindeki gurur ve tatmin parıltısı sönmüyordu.

Nişan törenini Arvis malikanesinde yapma fikri Claudine’e aitti. Herhardt ailesine olan saygısını göstermek istemesinin yanı sıra Claudine, varlığıyla Arvis’in bir sonraki düşesi olacağını herkese kanıtlamak niyetindeydi.

“Marie hâlâ gelmedi mi?” Claudine hafifçe dönerek merakla hizmetçiye sordu.

“Bu saate kadar gelmiş olmalıydı... Ah, şuraya bakın! Bahçeden geliyor!”

Hizmetçi aceleyle konuştu ve Kontes Brandt kaşlarını çatarak pencereden dışarı baktı.

Leyla Lewellin, ellerinde bir çiçek sepetiyle gül bahçesini malikaneye bağlayan mermer merdivenleri çıkarken görünüyordu.

“Tanrım, Claudine! Onu yine mi çağırttın?”

“Sorun değil anne.” diyerek Claudine annesini sakince yatıştırdı. “Sadece saçlarımın daha güzel görünmesi için çiçek süslerine ihtiyacım var.”

“Peki, neden özellikle o olması gerekiyor?”

“Belirli bir sebebi yok.”

Claudine omuzlarını silkti, sonra tekrar aynanın karşısına geçti. Aynaya yansıyan yüzü artık gülümsemiyordu.

“Eski bir arkadaştan çiçek ve tebrik almak iyidir.”


*.·:·.✧.·:·.*


Dük Herhardt’ın evi, öğleden sonraki nişan partisine katılacak konukları karşılamaya hazırlanırken Arvis malikanesi bayram havasında bir heyecanla sarmalanmıştı.

Leyla, malikanenin arkasında hizmetçilerin girişi için tasarlanmış koridorda ağır adımlarla ilerledi. Berrak bir ayna gibi parıldayan zeminde yürürken ayakları defalarca gerginlikle titredi.

Claudine, onu çağırması için kulübeye bir hizmetçi göndermişti. Leyla, saçını süslemek için gül toplaması söylendiği an durumu hemen anlamıştı.

Mesele Leyla'nın getireceği çiçekler değildi, Leydi Brandt'ın asıl isteği onunla görüşmekti.

Dördüncü katın doğu kanadına yaklaştıkça Leyla adımlarını yavaşlattı. Burası Claudine’in kaldığı misafir yatak odasıydı. Sepeti tutan eli bembeyaz kesilmişti. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi çarpıyor, dudakları kuruluktan birbirine yapışıyordu.

“Hayır.”

Leyla kendi kendini ikna etmeye çalışarak mırıldandı.

“Bu sadece talihsiz bir kazaydı. Dük de muhtemelen aynısını düşünüyordur. Bu yüzden sorun yok. Korkacak bir şey yok.”

Tereddüt içinde kararını vermeye çalışırken, Leyla çoktan Claudine’in odasının önüne gelmişti bile. Kapıyı çaldı ve kapı yavaşça aralandı.

“Merhaba efendim. İstediğiniz gülleri getirdim.”

Leyla, her zamanki gibi nezaketle selam verdi. Claudine’e, bugün giydiği elbisenin tonuyla uyumlu, pembe renkli güllerden oluşan bir buket getirmişti.

Claudine geniş bir gülümsemeyle Leyla’ya yaklaştı. “Nasıl görünüyorum? İyi miyim?”

“Evet efendim. Çok güzel görünüyorsunuz.”

Leyla bunu tüm kalbiyle söylemişti. Aksini iddia etse yalan olurdu, Claudine bugün gerçekten de açmış bir gül kadar büyüleyiciydi.

“Az önce çok gergindim ama sen böyle söyleyince rahatladım. Sence Dük Herhardt da aynı şeyi düşünür mü?”

“...Evet.”

Dükün isminin Claudine’in ağzından aniden dökülmesi, Leyla’nın irkilmesine neden oldu.

“Eminim o da öyle düşünecektir.”

Sesindeki hafif titreme fark ediliyordu.

Leyla, sanki çok yanlış bir şey yapmış bir çocuk gibi kendini acınası hissediyordu. O öpücük nahoş bir olaydan ibaretti ancak yine de Claudine’in nişanlısını çalan utanmaz bir hırsızmış gibi hissettiği o suçluluk duygusunu bir türlü içinden atamıyordu.

Leyla, Claudine’in karşısında yıllardır ilmek ilmek işlediği ve ayakta tutmaya çalıştığı gururunun paramparça olduğunu hissedebiliyordu, şu an kendini her zamankinden daha zavallı ve döküntü hissediyordu.

Claudine, gül sepetini alması için hizmetçisine bir bakış attı. Sonra, sanki çok doğal bir şeymiş gibi Leyla’nın eline bir avuç altın sikke bıraktı. Bugün ona verdiği miktar her zamankinden fazlaydı. Bunun Leyla’nın kalbini ne kadar derinden yaraladığını farkında bile değildi.

“Ne yapıyorsun? Neden minnetini göstermiyorsun?”

Kaşlarını çatan hizmetçi onu azarladı.

Leyla, elindeki parayı sıkıca kavrayarak hemen başını eğdi. Çocukluğundan beri bu duruşu sayısız kez tekrarladığı ve buna alışık olduğu için Claudine’in önünde eğilmekten bir onur kırıklığı duymamıştı.

“Teşekkür ederim efendim.”

Neyse ki Leyla, teşekkürünü sakin bir şekilde dile getirebilmişti. Ona ifadesiz bir suratla bakan Claudine, kısa sürede o parlak gülümsemesine geri döndü. “Rica ederim. Aksine, teşekkür etmesi gereken benim Leyla. Senin sayende bu nişan töreni kusursuz olacak.”

Claudine konuşması bittiğinde arkasını döndü.

Leyla derin bir nefes vererek odadan adeta dışarı fırladı. Şu an zihninde yankılanan tek şey, bu rahatsız edici ve yabancı yerden bir an önce uzaklaşmaktı ancak malikanenin içinde hoyratça davranamazdı.

Kıyafetlerini düzeltti, çiçek sepetini düzenledi ve çalışanlar için ayrılan koridorda olabildiğince hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Tam koridorun çıkış kapısına yönelecekken büyük bir sürprizle karşılaştı. Köşeyi dönmek üzereyken merdivenleri çıkmakta olan dükle karşı karşıya geldi.

“Görünüşe göre Leydi Brandt’ın işlerini hallediyordun Leyla.”

Dükün arkasında duran kahya Hessen, nazik bir gülümsemeyle konuştu.

Leyla ona kibarca selam verdi ve hızla koridorun kenarına çekildi. Tek isteği çekip gitmekti ama dük olduğu yerde durdu ve bakışlarını ona indirdi.

Leyla’nın yanakları alev aldı. Onunla göz göze gelmeye cesaret edemediği için başını daha da öne eğdi. Sadece bir bakıştı ama kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Diğer yandan dük, sanki dünyanın en önemsiz şeyiymiş gibi gayet sakin görünüyordu. Aralarında geçen her şeyi çoktan unutmuş gibiydi.

‘Ne kadar aptalım. Onun gibi bir adam için kalbim nasıl böyle çarpabilir?’

Leyla nezaketsizce kaçıp gitmek isterken dük yanından geçip gitti. Ancak ayakkabılarının tok sesleri artık duyulmaz olduğunda, Leyla hareket etmeye cesaret edebildi ve malikaneyi terk etti.

Leyla, işlerini bitirdikten sonra günlük rutinine geri döndü.

Akşam yaklaştıkça, nişan partisine davetli olan konuklar malikaneye akın etmeye başladı. Şenlikli malikanenin aksine, küçük kulübe ormanın derinliklerinde, sanki başka bir dünyadaymışçasına huzur içinde duruyordu.

Leyla orada hayatını titizlikle sürdürüyordu.

Bahçedeki yabani otları ayıkladı ve keçi ağılını temizledi. Ardından akşam yemeği için bir güveç pişirdi ve sepette biriken güneşte kurumuş çamaşırları katladı.

Tüm ev işleri bittikten sonra Leyla, doğanın tadını çıkarmak için ormanda yavaş adımlarla yürüyüşe çıktı. Gezintisinin tadını çıkarırken çok geçmeden nehir kıyısına vardığını fark etti.

Rüzgarsız bir yaz gününde sergilenen akşam manzarasını izlemek için en sevdiği o güzel ağaca tırmandı. Hayranlık uyandıran bir manzara etrafını sarmıştı; gökyüzünde süzülen kuşlar, batan güneşin ışığıyla kızıla boyanmış Schulter Nehri ve üzerinde yüzen beyaz bir kuğuyu andıran müştemilat... Hepsi bu sahnenin güzelliğini katlıyordu.

Görülmeye değer, paha biçilemez bir manzaraydı. Gözleri tüm bu güzelliklere takılıp kalmıştı.

Güneş batarken ufuktaki birkaç ince bulut şeridi parıldayan bir altın rengine büründü. Erken çöken karanlık, çocukluğundan hatırladığı o mavi şeker gibi gökyüzüne yerleşti.

Aklına bir düşünce geldi.

Dükün gözleri de tam olarak bu renklerdeydi.

“Mavi gözlerin, tıpkı hüznümün rengi gibi.”

Leyla, bir şekilde kendini kederli hissettiği için hafifçe güldü. Derken aniden, birinin ona doğru yaklaştığını hissetti.

“Kyle!”

Ağacın altında duran tanıdık yüzü görünce Leyla sevinçle bağırdı.

“Burada olduğumu nereden bildin?”

“Yaz akşamlarında yürüyüşe çıkmayı seversin ve akşam yürüyüşüne çıktığında her zaman bu nehre gelirsin.”

Kyle’ın oyunbazlığı gitmişti, gözleri her zamankinden daha derin ve nazikti. Leyla onu sessizce izledi, Kyle’ın ona olan bakışı biraz tuhaftı.

Rüzgar nehrin üzerinden fısıldayarak geçiyordu. Ağaç tepelerindeki yaprakların hışırtısı ve dalların iniltisi, aralarında oluşan sessizliği bozuyordu.

“Leyla.”

Kyle bir süre sonra dudaklarını araladı.

Leyla, onun konuşmasını bekleyerek başını hafifçe yana eğip cevap verdi.

“Evlenelim.”

Bu son derece gerçek dışı sözler, nazik bir akşam rüzgarıyla parçalanıp gitti. Leyla inanamayarak sersemlemiş bir haldeydi ancak Kyle bir kez daha söyledi. Bu kez daha ciddi bir tonla.

“Evlenelim Leyla.”

Yorumlar