Cry, Even Better If You Beg - 24. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

 ✧ Mavi Şeker ✧


Leyla’nın yalnız geçirdiği dört gün ürkütücü ve bir o kadar da tuhaftı.

Bill amcanın başlangıçta şaka niyetine söylediği tavsiyesine uyarak pencereleri kilitledi ve amcasının odasında asılı duran av tüfeğini yatağının yanına koydu.

Uyku için hazırlandıktan sonra bile Leyla uyanık kalıyor ve uyumakta zorluk çekiyordu. Baykuşların ötüşüyle yerinden sıçrıyor ve aniden zihninde şimşek gibi çakan kabuslardan muzdarip oluyordu. Dükün çehresi sık sık rüyalarında, dövüldüğü ya da bir kenara fırlatıldığı anların arasında beliriyordu. Öpücüklerinin hatırası yorulmak bilmeden peşini bırakmıyor ve rüyalarında yapışkan bir bataklık gibi derinleşiyordu.

Sabahın ilk ışıkları yükselirken geçen her gün ona sonsuz kadar uzun geliyordu. Leyla kendini işe veriyor ve tek bir mola bile vermeden hareket etmeye devam ediyordu.

Hayvanlarla ilgilendi, bahçeyle meşgul oldu ve zaten tertemiz olan kulübenin her köşesini süpürüp parlattı. Tüm perdeleri ve nevresimleri yıkadı, hatta depoyu bile düzenledi. Kitap okumak ya da ders çalışmak ihmal ettiği tek uğraştı çünkü tuhaf bir şekilde gözleri kitaptaki satırlara odaklanamıyordu.

Leyla bütün gününü yalnız geçiriyor, gece çöküp beraberinde başka bir kabus getirene kadar adımlayıp duruyordu.

Dördüncü günün sabahında, önlüğünün iplerini arkadan sıkıca bağlayarak arka bahçeyle ilgilenmek için dışarı çıktı.

Her şey ruhu uyuşturacak kadar durağandı.

Bill Remmer gününün çoğunu işte geçirirdi. Ona işlerinde yardım etmenin dışında, Leyla günlük ev işlerini yapar ve ders çalışırdı.

Birlikte yaşamak, her şeyin birlikte yapılması demek değildi. Sadece aynı masaya oturur, akşam aynı sıcak eve döner, gün içindeki hikayelerini paylaşır ve öylece devam ederlerdi...

“Bu ilk defa oluyor.”

Leyla, aniden gelen bu farkındalıkla düşünceli bir şekilde mırıldandı.

Berg’e getirildiğinden beri Bill amcadan ayrı tek bir gün bile geçirmemişti. O her zaman yanındaydı ve yalnız kaldığı tek bir gün bile olmamıştı. Bill Remmer, hem şafak vaktinde hem de gün batımında tıpkı bir saat gibi her zaman oradaydı.

Ama şimdi, tek başınaydı.

Leyla Lewellin’in bu dört gün boyunca vardığı bu sonuç, beraberinde başka bir gerçeği de getirdi. Bu dünya üzerinde tek başına dolaşırken ne kadar yalnız, üzgün ve korku dolu olduğunu ona idrak ettirdi.

Bir an boş boş durduktan sonra Leyla ağır adımlarla geri çekildi. Tavukları beslerken ve keçileri sağarken gözü sürekli bahçedeydi.


Bill amcanın dönüşü için duyduğu büyük arzu, artık samimi bir duaya dönüşmüştü. O döndüğünde şaşkınlığının ve hayal kırıklığının büyük ölçüde yok olacağından emindi. Yalnızlığı, o gençlik hüzünleri ve ilk öpücüğünün iğrenç hatırası ona eşlik edecek biri olduğunda unutulup gidebilirdi.

Her şey yoluna girecekti ve her şey eskisi gibi olacaktı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Kyle Etman.”

Arkasından aniden isminin seslenilmesiyle irkilen Kyle geriye baktı. Babası çoktan sandalyesinin arkasında belirmişti.

“Evet baba.”

Kyle aceleyle ayağa kalktı. Masasının üzerinde bir kitap, günlerdir aynı sayfada açık duruyordu. Sayfa, babasına Leyla ile evleneceğini ilan ettiği o akşamdan beri çevrilmemişti.

“Eve erken gelmişsin.”

Kyle, hâlâ aydınlık olan pencere ile babasının yüzü arasında kararsız bakışlar gezdirdi. Doktor Etman, oğlunun telaşlı gözlerini görünce dudaklarını nazik bir gülümsemeyle kıvırdı. “Hafta sonu, Kyle.”

“Ne? Ah, öyle mi olmuş?”

“Ne düşündüğünü sormayacağım. Sen söylemesen de bildiğimi sanıyorum.”

Doktor Etman hafifçe güldü ve az önce Kyle’ın çöktüğü sandalyeye yaslandı. Babasının söyleyecek bir şeyi olduğunda takındığı o kendine has tavır buydu. Kyle masanın önüne bir sandalye çekti ve biraz gergin bir şekilde babasının karşısına oturdu.

Babası o gün cevap vermemiş, sessiz kalmıştı. Kyle’a uzun uzun baktıktan sonra tek söylediği, üzerinde düşünmek için birkaç güne ihtiyacı olduğuydu. Kyle, babası bu tarzda ve tonda konuştuğunda üstelemenin faydası olmayacağının bilincindeydi.

Bu yüzden beklemekten başka bir şey yapmamıştı. İçindeki arzu, o saniyede ona koşması için onu kışkırtıyor olsa da... Kyle buna katlandı ve günlerini yavaş ilerleyen o lanet saatin içinde harcadı. Çünkü Leyla’ya belirsiz vaatler vererek onu incitmek istemiyordu.

“Nasıl hissettiğini tamamen anlıyorum. Leyla’yı ne kadar sevdiğini biliyorum. Ama Kyle, sen ve o, evlilik hakkında konuşmak için henüz çok gençsiniz.”

“Ama baba, sen de tıp fakültesine girdiğinde annemle evlenmiştin, değil mi?”

“O yirmi yıl önceydi.”

“Leydi Brandt, Leyla’dan sadece bir yaş büyük ve önümüzdeki hafta nişanlanıyor.”

“Bu...”

“Annemin tanıştırdığı Leydi Arundt da Leyla ile aynı yaşta.”

Kyle'ın sert bir ifadeyle her sözüne karşılık verdiğini gören Doktor Etman’ın kahkahası sonunda patladı. “Görünüşe göre sandığımdan daha ciddisin.”

“Baba, hâlâ genç olduğumu biliyorum. Seni neyin endişelendirdiğini de anlıyorum.”

“Leyla’yı onun için her şeyi feda edebilecek kadar çok mu seviyorsun?”

“Evet.” Kyle hiç tereddüt etmeden cevap verdi. Onun için onu sevmek nefes almak kadar doğaldı. Bu yüzden, bunu bir lütuf olarak görmeye bile gerek duymuyordu.

“Leyla’nın sponsoru olarak üniversiteye gitmesine yardım edebilirim.”

Doktor Etman, sevgili oğluna sert ama sevgi dolu bir bakışla, içtenlikle baktı.

“Leyla iyi bir çocuk. İyi niyetli ve zeki. Onu yakından tanıyorum Kyle ve eğer isterse üniversite eğitimi için ona sponsor olmaya hazırım.”

“Elbette Leyla’nın en sevdiği alanda eğitimine devam etmesini canı gönülden istiyorum. Ama baba, benim asıl istediğim onunla evlenmek.”

“Bir evliliğin gerçekleşmesi için iki kişiden fazlası gerekir.”

“Aile, onur ve itibar. Bunların önemsiz olduğunu söylemiyorum.”

“Peki, neden bu kadar dik başlı davranıyorsun?”

“Bunlar ne kadar önemli olursa olsun baba, hayatının geri kalanında yanında olacak kişiden daha önemli bir şey olamaz.”

“Kyle.”

“Tıpkı senin gibi harika bir doktor, iyi bir koca ve iyi bir baba olmak istiyorum. Ama baba, benim için her şey Leyla ile başlıyor.” dedi Kyle. Kalbi, sanki göğsünden fırlayacakmış gibi küt küt atmaya başlamıştı. Ama bu heyecanı bastırdı ve yıllardır saklı tuttuğu her şeyi birer birer dökülmeye başladı.

“Leyla ile birlikte yaşamak, onun yanında olmak, Leyla’nın iyi bir eşi, iyi bir kocası ve çocuğunun iyi bir babası olmak istiyorum.”

Kyle’ın kalbi artık yerinden fırlayacakmış gibi hissediyordu ama konuşmaya devam etti.

“Eğer Leyla yanımda olursa, tüm bunları gerçekleştirebileceğime yürekten inanıyorum baba. Ama o olmadan, tüm bu hayaller sadece boş birer hayalden ibaret.”

Babasının gözlerinin içine bakarak, kararlı ve sarsılmaz bir tonla sözlerini sürdürdü.

“O yanımda olmazsa, öyle biri olarak yaşama güvenine sahip değilim.”

Kyle ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi ve başını kaldırıp babasına baktı.

“Leyla’nın hem babamın hem de annemin beklentilerini karşılayacak bir kadın olduğuna inanıyorum. O, sahip olduğum belki de en harika şey.”

Doktor Etman, ciddi bir yüzle oğlunu süzdü.

“Onu kaybetmek istemiyorum.”

Kyle’ın gözleri kararlı bir ışıkla parlıyordu.

“Lütfen Leyla’yı korumama yardım et baba.”

Çevirmen Notu: Bol şans Kyle! En azından o pislik Matthias’tan daha iyisin.


*.·:·.✧.·:·.*


Gece uzuyordu ama Bill Remmer henüz dönmemişti.

Leyla, odaklanacak başka bir ev işi bulamadığı için verandadaki sandalyeye mahmur bir halde oturmuş onu bekliyordu. Bill amcanın boş sandalyesi bugün tuhaf bir şekilde gözüne çok büyük göründü.

Acaba bir aksilik mi çıkmıştı?

Zihninden geçen bu endişe verici düşünce Leyla’yı ayağa fırlattı. Bir gün gazetede bir tren kazasıyla ilgili haber okuduğunu hatırladı. At arabaları ve otomobillerin yanı sıra, trenler de sık sık çeşitli kazalara karışabiliyordu.

Hangi trendi o?

Güneş tamamen gözden kaybolduğunda, Leyla bahçede birkaç tur attıktan sonra cesaretini toplayıp malikanenin kapısına doğru yöneldi. Son birkaç gündür Dükle karşılaşma korkusu yüzünden burası onun için geçilemez bir yol haline gelmişti.

Attığı her adımda Bill amcayı düşünüyordu. Küçüklüğünden beri hep en kötüsünü düşünmeye meyli vardı. Kimsesiz bir insanın mutsuzluğu sarsıcı olurdu. Bu yüzden, eğer en ufak bir hazırlığı olursa en azından kötü talihi çok fazla sarsılmadan kabullenebileceğine inanırdı.

Leyla, akrabalarının ona hoşnutsuz gözlerle bakmasından sonra gelecek mutsuzluğa karşı kendini hep hazırlamıştı.

'Darbe alsan da ağlama.'

'Ağır sözler duyacaksın ama incinme.'

'Kapı dışarı edildiğinde bile nazik ve cesur olmalısın.'

'Bir dahaki sefere başka bir eve giderken daha parlak gülümsemeye çalış.'

Çabaları meyve vermişti, Leyla artık daha az inciniyor ve biraz daha iyi gülümseyebiliyordu. Talihsizlikler rüzgardaki saman çöpleri gibi onu takip ediyor gibiydi ama her şeye hazırlıklı olduğu ve kendini çelikleştirdiği için onlara kolayca göğüs gerebiliyordu.

Ancak söz konusu Bill amca olduğunda, içinde büyük bir şüphe ve korku uyanıyordu.

“Amca...”

İsmini fısıldayarak malikanenin girişini geçti.

Bill amca onu arkasında bırakacak bir adam değildi. Kuşkusuz dönecekti.

Ama ya dönmezse, o zaman...

“Lütfen geri gel...”

Leyla ellerini dua eder gibi birleştirdi.

“Beni yalnız bırakma...”

Daha dün, onu dört günlüğüne bırakacağı için endişelenen adamı sakince teselli eden o kız gitmiş, yerine kendi endişeleriyle boğuşan Leyla gelmişti.

*.·:·.✧.·:·.*


‘Anne, nereye gidiyorsun?’

Leyla, hayatında ilk kez güzel bir cam kavanoz içinde kendisine şeker verildiğinde annesine safça bu soruyu sormuştu. O gün annesi, en az elinde tuttuğu şekerler kadar hoş görünüyordu.

‘Uzaklara.’

Annesi, tek kelimelik cevabını verirken uzun bir süre kızını süzmüştü.

‘O zaman, eve geç mi geleceksin?’

Şekerlerin tadına bakmak için sabırsızlanan Leyla, sorusunu yinelemişti.

‘Evet.’

‘Ne kadar geç?’

‘Çok geç.’

‘Bunlar bitmeden döneceksin, değil mi?’

Leyla renkli şekerlerle dolu cam kavanozu sallarken annesi baygın bir ifadeyle başını salladı.

‘Evet.’

Yine kısa bir cevap vermişti.

‘Geleceğim.’


*


“Eğer beni terk edeceksen, arkanda böyle bir cevap bırakmamalıydın.”

Annesinin, fakir bir adamın karısı olamayacak kadar güzel olduğu söylenirdi. Sonunda, üzerine tam oturmayan kıyafetlerini çıkarıp atar gibi kocasını ve kızını geride bırakıp kaçmıştı.

Kulaktan kulağa yayılan dedikodulara göre, ya yüksek soylu birinin metresi olmuş ya da zengin bir tüccarla evlenip başka bir ülkeye göç etmişti.

İnsanlar, genellikle çabucak sönüp giden bu tür abartılı ve çarpıtılmış söylentilerden zevk alırdı. Geriye kalan tek şey ise güzel karısı tarafından terk edilmiş bir adam, ihmal edilmiş küçük bir kız ve bu acımasız gerçeklikti.

O günden sonra, sevgi dolu babası bir alkoliğe dönüşmüş ve her gün içmeye başlamıştı. Artık Leyla’nın yüzünü görmek istemiyordu çünkü kendisine kaçıp giden karısını hatırlatan birine bakmak ona ağır geliyordu.

Leyla, annesinin eve dönüşünü beklerken şekerlerini gözü gibi saklamıştı. O güzel cam şişenin dibi göründüğünde, annesinin asla dönmeyeceğini anlamıştı. Ama bu acı gerçeği kabul etmek istemiyordu. Bu yüzden o son şeker parçasını bir türlü yiyememişti.

O son şekeri, dünyada yapayalnız kaldığı günün akşam yemeğinde yedi.

Alkol yüzünden sağlığı bozulan babası, bir süre sonra hastalık nedeniyle hayata gözlerini yummuştu.

‘Gidişinin ve son vedasının bir işareti miydi?’

Yıllarca kızını görmezden gelen babası, öldüğü gün ona gülümsemişti.

‘Çiçekler açtığında birlikte parka gidelim, Leyla.’

Babası cansız bir sesle fısıldamıştı. Ancak o akşam vefat ettikten sonra, bu sözleri beyhude bir vasiyetten öteye gidemedi.

“Gidiyorsan, geride hiçbir söz bırakma.”

Leyla boş bir evde yetim kalmıştı. Akrabaları bu sorunlu çocukla ne yapacaklarını bilemedikleri için onu bir süre kaderine terk ettiler. Sanki ona ibretle bakıyorlardı. Elinde değersiz bir sözün boş tınısı ve tesellisi az olan tek bir şeker parçasından başka bir şey kalmamıştı.

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen Leyla o şekerin rengini hâlâ hatırlıyordu. Kristal gibi parıldayan, parlak mavi bir şeker...

Birkaç gün sonra, yiyecek başka hiçbir şey kalmadığında Leyla o son şekeri yedi. Onu sertçe ısırdığında, kırılan şeker parçaları hassas diş etlerini ve dilini çizmişti.

Ağzı kanıyordu ama Leyla o kıtır şekeri çiğnemeye devam etti. Şekeri yerken gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Hüznünün tadı; hem lezzetli bir şekeri ısırmak gibi tatlı hem de ağzındaki kan gibi metalik bir tatta geliyordu.

Pencerenin dışında bir çiçek yağmuru vardı, güneş ışıklarıyla beneklenen manzarayı süslüyordu. Meltemle savrulan soluk pembe çiçek yapraklarının, taze çimlerin üzerine düşen kar taneleri gibi göründüğü, erken bir bahar öğleden sonrasıydı.


*


“...Amca?!”

Platanus Yolu boyunca yürürken Leyla’nın gözleri şaşkınlıkla büyüdü.

“Amca!”

Yüzünde göz kamaştırıcı bir gülümseme filizlendi.

“Amca! Bill amca!”

Leyla, yolun karşı tarafından geçmekte olan Bill Remmer’a doğru koşmaya başladı.

Tam o sırada, dükü taşıyan siyah limuzin Platanus yoluna giriş yapıyordu.

Yorumlar