Cry, Even Better If You Beg - 21. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

 ✧ Yetişkin Olma Vakti ✧


“Seni burada yapayalnız bırakmalı mıyım, hiç bilmiyorum.” Bill, endişe dolu bir yüzle iç çekti.

“Amca, böyle endişelenmeye devam edersen treni kaçıracaksın.”

Leyla nazikçe onu yüreklendirdi.

Kızın evde yalnız kalma konusundaki özgüveni Bill’i biraz rahatlatsa da, o sırada duygusallaşmasına engel olamadı.

Dün öğleden sonra kulübeye bir vefat haberi ulaşmıştı, Bill’in erkek kardeşi vefat etmişti. İki kardeş birbirine pek yakın olmasalar ve yıllardır görüşmeseler de Bill, kardeşinin bu dünyada kalan tek aile üyelerinden biri olduğu gerçeğini görmezden gelemezdi.

Bill, işine kısa bir ara verip birkaç günlüğüne memleketine gitmeye karar verdi. Oraya gitmekle ilgili bir sorunu yoktu ama Leyla’yı evde tek başına bırakma düşüncesi kalbine bir balyoz gibi oturuyordu.

“Kapıyı kilitlemeyi sakın unutma. Hava sıcak olsa bile pencereleri açık bırakma.” Dün geceden beri Leyla’ya aynı tavsiyeleri defalarca tekrarlamıştı.

“Tüfek odamda asılı duruyor...”

“Kapı ve pencerelerin kilitli olduğundan emin olacağım ve tüfeğini yatağımın yanına koyacağım. Eğer kötü biri gelirse, onu vuracağım.”

Leyla, artık ezberlediği bu replikleri sakin bir şekilde tekrarladı.

“Yemeğimi yiyeceğim, güzelce uyuyacağım ve her şey yolunda olacak.”

Bill en fazla üç günlüğüne gidecekti ama aşırı endişesi, sanki aylarca dönmeyecekmiş gibi bir hava yaratıyordu. Leyla onu uğurlamak için malikanenin girişine kadar eşlik ederken Bill, hâlâ huzursuz bir bakışla, gönülsüzce yola koyuldu.

“Leyla, o gün partide bir şey mi oldu?” Bill, heybetli malikane binasına kısa bir bakış fırlattıktan sonra dikkatle sordu.

“Hayır hiçbir sorun olmadı, harika vakit geçirdim. Gerçekten.”

“İyi o zaman, çünkü partiden sonra sanki Kyle ile arana mesafe koymuşsun gibi görünüyor.”

“Ben mi? Kyle ile mi?” Leyla bu saçma sözlere kıkırdadı. “Ah, gayet iyi anlaşıyoruz... sadece, şu sıralar ikimiz de çok meşgulüz.”

“Söylediklerine güvenebilir miyim?”

“Evet. Neden yalan söyleyeyim ki?”

“Doğru ya. Kyle ile olan arkadaşlığınızın tuhaflaşmasına imkan yok. O zaman Leyla, eğer yalnız kalmaktan korkarsan Kyle’ı çağırab... Hayır, hayır. Bunu duymamış gibi yap.” Bill elini hızla salladı. “O çocuk en tehlikelisi.”

“Ah, amcaaa!”

“Şunu kafana sok, eğer oynamaya gelirse güneş batmadan evine döndüğünden emin ol.”

“Aman tanrım, saçma sapan konuşmayı bırak da hemen git artık.” Malikanenin giriş kapısının önüne vardıklarında Leyla sevgiyle amcasının sırtına vurdu.

Bill birkaç kez arkasına dönüp baktı. Çınar yoluna doğru ilerlemeden önce tavsiyelerini tekrarlayıp durdu.

Leyla, Bill gözden kaybolana kadar malikanenin ön basamaklarında bekledi. Amcası her arkasına döndüğünde ona gülümseyerek el salladı.

Önündeki üç gün onun için oldukça uzun geçecekti.


*.·:·.✧.·:·.*


“Leyla benden kaçıyor.”

Kyle bu sefer emindi.

“Sanırım son parti yüzünden.”

Nedenini anlamak hiç de zor değildi.

“Değil mi Phoebe, sen de aynı şeyi düşünüyorsun değil mi?”

Kyle ciddi bir tavırla sordu ama Phoebe pencere pervazına tünemiş, duymamış gibi yaparak yulafları gagalıyordu. Bir güvercine dert yanan bir aptal gibi göründüğünü fark edince Kyle derin bir iç çekti.

Bir başka hayal kırıklığı yaratan haber de bugün Phoebe’nin getirdiği Leyla’nın mektubundan geldi.

Notta, Bill amcanın birkaç günlüğüne memleketinde olacağı ve kulübe boş kalacağı için Leyla’nın günü kütüphanede geçirmeyi planladığı yazılıydı.

Son zamanlarda aldığı mesajların türü hep birbirine benzer hale gelmişti. Ya bir arkadaşına gidiyordu ya şehir merkezinde bir randevusu vardı ya da bahçe işlerine yardım ediyordu.

Kyle ilk başta Leyla’nın, kendisini boş kulübeye boşuna getirtmemek için haber verdiğini düşünmüştü. Ancak artık bu durum bir dizi bahaneden ibaret gibi görünüyordu, Kyle Etman’dan kaçmak için uydurulmuş bir yığın beceriksizce sebep...

“Onu suçlamıyorum. Benim başıma gelseydi ben de aynısını yapardım.” diye iç geçirdi Kyle, saçlarını karıştırarak.

Partiye katılmadan önce gururla onun partneri olduğunu söylemiş ve onu koruyacağına söz vermişti. Oysa gerçek tam tersiydi. Onu orada unutmuştu. Uşaktan Leyla’nın partiden ayrıldığını duyduğunda salondan dışarı fırlamıştı ama heyhat, kız çoktan gitmişti.

Kyle, neden parti salonundan daha erken ayrılamadığı için kendi kendine hayıflandı. Ona ilk başta "bekle" diyen kendisiydi. Ama kendi sözüne sadık kalmayan da yine kendisi olmuştu.

Phoebe yemeğini bitirdikten sonra uçup gitti ve odasında gergin bir şekilde dolanan Kyle'ı yalnız bıraktı.

Pencere parmaklıklarının ardından güvercinin gittiği yöne doğru baktı ve fevri bir şekilde odadan dışarı fırladı.

Bisiklete nasıl bindiğini ve pedallara nasıl asıldığını hatırlamıyordu. Nefesi kesilene kadar yol boyunca düşünebildiği tek şey Leyla'ydı.

Kyle, kalbi ona dair düşüncelerle patlayacak gibi olduğu anda Bill amcanın kulübesine vardı. Kavurucu sıcakta kesik kesik aldığı nefesinin ritmini dindirmeye çalışırken omuzları aşağı yukarı sarsılıyordu.

Arka bahçede, çamaşır ipine asılı damlayan beyaz çarşaflar ve yastık kılıfları hâlâ duruyordu. Ve onların ötesinde, zarif ama narin vücut hatlarına sahip bir kadının gölgesini görebiliyordu.

Hem rahatlama hissi hem de pişmanlık duygusu birbirine karışıp eridi.

Kyle, terli saçlarını alnından geriye doğru hafifçe iterken o anın tadını çıkardı.

Tam o sırada Leyla, sanki onun varlığını hissetmiş gibi çarşafın arkasından yüzünü yavaşça gösterdi ve göz göze geldiklerinde yeşil gözleri şaşkınlıkla irileşti.

“...Kyle.”

O narin dudaklardan süzülen yumuşak ses, Kyle’a içinde bulunduğu utanç verici durumu unutturacak kadar tatlıydı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Özür dilerim.”

Leyla ile karşılıklı oturdukları masada hüküm süren uzun sessizliğin ardından, Kyle nihayet ağzını açtı ve söze defalarca özür dileyerek başladı. Başını önüne eğmiş, parmak uçlarını izleyen Leyla aniden bakışlarını kaldırdı.

“Çok üzgünüm. Hepsi benim hatam.”

“Hayır. Öyle söyleme.” Leyla başını iki yana salladı. Onun bu içten özrü karşısında kendini kötü hissetmişti. “Asıl özür dilemesi gereken benim. Sana yalan söylediğim için özür dilerim.”

“Hayır Leyla, her şey benim yüzümden oldu. Tamamen benim suçum.”

“Öyle değil. Sana kırgın ya da kızgın değilim. Ciddiyim Kyle.”

“O halde başka bir sebep mi var? Neden... Neden benden kaçıyorsun? Bana söylemek istemediğin bir şey mi oldu?”

“Biliyorsun Kyle sen benim ailem, abim gibisin ve seni bu şekilde seviyorum. Bu yüzden... bu yüzden sanırım artık aramıza biraz mesafe koymalıyız.”

Leyla, sıradan bir gülümseme takınmaya çalışarak dudaklarının kenarını kıvırdı ancak Kyle’ın yüzündeki ifadeyi görünce beklediği tepkinin bu olmadığını anladı.

Ona kızgın olmadığını söylerken oldukça samimiydi. Fakat o gece, o rüya gibi partide dünyaları arasındaki o aşılmaz duvarı fark etmişti.

Kyle ile kendi arasında, sadece arkadaş oldukları için öylece geçemeyeceği bir sınır çizgisi vardı.

Leyla, saygın bir ailenin oğluyla yan yana görülmeyi hak etmediğinin zaten farkındaydı. Ancak belirsiz düşünceleri ile önünde aniden beliriveren gerçeklik arasındaki uçurumun bu kadar acımasız ve sarsıcı olacağını hiç tahmin etmemişti.

Üst sınıf soylularla kolayca kaynaşabilen, tanınmış bir doktor ailesinin varisi... Leyla'nın o gün dükün görkemli ziyafet salonunda gördüğü Kyle Etman, o sınır çizgisinin ötesindeki dünyada yaşayan bir adamdı.

O Kyle Etman, artık onunla birlikte oyunlar oynayan o küçük çocuk değildi.

Bu çocuk neden büyüyüp yetişkin olmak zorundaydı ki?

O gece Leyla, elinde ayakkabılarıyla karanlık orman yolunda yürürken bu berrak ve hüzünlü soruyu düşünmüştü.

Ve sonra kararını vermişti.

Geride bıraktığı o zamanı kabullenecekti...

Ve geçen o zamanın içinde dahi, değerli dostunu korumanın tek yolunun bu olduğunu kabul etmeye karar verdi.

“Şu an ne kadar saçmaladığının farkında mısın?”

O ana kadar sağır edici bir sessizliğe bürünmüş olan Kyle, alçak ve sakin ama kararlı bir tonla konuştu.

“Hayır. Ciddiyim.”

“Birbirimizi severken neden ayrı kalmak zorundayız?”

“Çünkü ancak bu şekilde uzun süre iyi dostlar olarak kalabiliriz. Kyle, seni kaybetmek istemiyorum.”

“Sen benim seni kaybetmek istediğimi mi sanıyorsun?”

Kyle’ın gözleri, ona bakarken titriyordu.

“Nasıl ayrı kalabiliriz? Bu imkansız Leyla.”

“Kyle.”

“Seni asla kaybetmeyeceğim. Senden uzak bile durmayacağım. Nasıl böyle bir şey söyleyebiliyorsun?” Kyle elindeki bardağı masaya sertçe bıraktı ve yumruklarını sıktı.

Bunu yapamazsın Kyle.

Leyla, söylemek istediklerini dile getirmek yerine sadece gülümsedi.

‘Yetişkin olma vakti geldi.’

Leyla, boğazına takılan o dikenli sözleri yuttu ve sandalyesinden kalktı.

“Hadi öğle yemeği yiyelim, Kyle.”

Az önce çıkardığı önlüğünü aceleyle tekrar beline bağladı.

“Yalan söylediğim için özür dilemek adına, sana çok lezzetli bir öğle yemeği hazırlayacağım.”


.·:·.✧.·:·.


“Matthias, artık ordudan ayrılıp ailenin işlerine odaklanamaz mısın?”

Riette, az önce okuduğu gazeteyi bir kenara bırakıp kanepeye uzandı. Esneyerek başını yana çevirdiğinde, koltukta oturmuş kitap okuyan Matthias’ı gördü.

“Askeri birimde bir ya da iki yıl geçirmek o kadar da kötü değil.”

Matthias, kitabın sayfasını çevirirken pürüzsüz bir cevap verdi. Bu kavurucu yaz öğleden sonrasında bile yatak odasında takım elbisesi ve kravatıyla oturuyordu.

“Evet, ne de olsa bir Herhardt geleneği.” diye mırıldandı Riette, halsizce esnerken.

“Matthias von Herhardt, tüm atalarını geride bırakarak Arvis’in en mükemmel dükü olacak.”

Riette kıkırdarken, kafesinde keyifle oynayan kanarya aniden kanatlarını çırptı. Kuş hafifçe süzüldü ve Matthias’ın okuduğu kitabın üzerine kondu.

Cıvıldayan kuşa bakarken Matthias’ın yüzü aydınlandı. Sanki kuş onunla sohbet ediyordu.

Yıllarca av sahalarında Matthias’ın kuşları gözünü bile kırpmadan vurup öldürmesini izleyen Riette için bu oldukça şaşırtıcı bir sahneydi.

“Umarım o kuş dişidir Matthias.” dedi Riette başını iki yana sallayarak gülerek. “Eğer değilse, bu durum beni biraz huylandırır.”

Matthias cevap vermeden elini kuşa doğru uzattı. Küçük kuş başını bir sağa bir sola yatırdı ve gagasını nazikçe Matthias’ın parmak ucuna sürttü.

“Sence de öyle değil mi, Claudine?”

Riette, bakışlarını karşı koltukta nakış işlemekle meşgul olan Claudine’e çevirdi. Claudine, elindeki nakış kasnağıyla Matthias’a ve kuşuna baktı, ifadesiz yüzünde belli belirsiz bir sırıtış belirdi.

“Güzel sesli kuşların genellikle erkek olduğunu duymuştum.”

“Iyy. Lütfen Claudine. Sadece dişi olduğuna inanalım.” Riette şakacı bir tavırla ürperdi. “İkisi de erkekken böyle etkileşim kurduklarını düşünmek beni huylandırıyor.”

Claudine kıkırdadı. “Bunda yanlış olan ne? Sadece bir kuş.” Nakışına devam etmek için iğneyi eline aldı.

Matthias, ancak kuş kitabının üzerinden zıplayıp gittikten sonra sayfayı çevirdi. Kuş etrafında uçup ellerine, omuzlarına ve başına konarak onu rahatsız etse bile hiç oralı görünmüyordu.

“Nişan partisinde açık sarı bir elbise giymelisin Claudine. Dük Herhardt sana da o kuş kadar hayranlık duyabilir.”

“Asla.” Claudine anında karşılık verdi. “Sarıdan nefret ederim.”

Derin bir nefes aldıktan sonra nakışına geri döndü. “O renk, adi görünüyor.” diye ekledi, hafif bir küçümsemeyle.

Bunu duymamış gibi yapan Riette’in dudaklarında garip bir gülümseme belirdi. Daha sonra kuş hakkında konuşmayı bıraktı ve bunun yerine Matthias’ın askeri hizmeti ile yaklaşan nişan töreni hakkında dırdır etmeye başladı.

“Küçük hanımımız Claudine yakında kraliyet prensesini alt eden hanımefendi olacak.”

“Aşırı iltifatın beni utandırıyor Riette.”

Claudine, kaşlarını çatmış olsa da parlak bir şekilde gülümsedi.

Berg İmparatoru’nun, Dük Herhardt’ı damadı olarak istediği herkesçe bilinen bir gerçekti.

İmparatorun en küçük kızına özel bir sevgisi vardı. Üstelik prenses, "Sosyetenin Çiçeği" olarak bilinen güzel bir hanımefendiydi. Çocukluğundan beri Arvis’in bir sonraki düşesi olmasına kesin gözüyle bakılan Claudine, prenses yüzünden bir kriz hissetmişti. Ancak sonunda kazanan Claudine oldu. Gerçi bu zaferi aşk sayesinde kazanmamıştı.

‘Matthias’ın buna ihtiyacı yok.’

Bu kısa açıklama, imparatorluk ailesiyle akraba olmamanın nedenlerini özetliyordu.

Herhardt; tarihi, serveti ve onuru imparatorunkinden aşağı kalmayan bir hanedandı. Bir prensese hizmet etmenin getireceği zahmetin, onun düşes olmasından elde edilecek faydadan daha büyük olduğunu söylemek makuldü.

Kulağa oldukça kibirli geliyordu. Ancak bu tür bir kibir, Herhardt isminin önünde olduğunda hoş görülürdü.

Bunun sayesinde Claudine Brandt, imparatorun kızını gölgede bırakan hanımefendi olarak kabul edildi.

Herhardtların onu neden seçtiğini anlamak kolaydı. O, halefi olmayan seçkin bir kontun tek kızıydı. Herhardtlar, Claudine’i prensesinkiyle kıyaslanabilir soylu bir kökene ve drahomaya sahip, ancak bir kraliyet üyesi gibi hizmet edilmek zorunda olunmayan bir gelin adayı olarak görmüş olmalıydılar.

İşin aslı ne olursa olsun, nişan töreni gerçekleştiğinde Claudine Brandt’ın adı Berg’in kraliyet prensesinden daha yüksek bir konuma yerleşecekti. Bu düşünce Claudine’e bu dünyadaki her şeyi, hatta o adi küçük kuşu bile sevebilirmiş gibi hissettirdi.

“Tam karşımda duran iki kişinin nişanının bu kadar yakın olduğuna inanamıyorum. Bu bana garip bir his veriyor.”

Riette dik oturdu ve omuz silkerek kollarını hafifçe yana açtı.

Claudine, yarım kalan nakış işine dönmeden önce ona huzurlu bir bakış fırlattı.

Yorumlar