Cry, Even Better If You Beg - 15. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

✧ Dostça Bir Av ✧


Kanlı bir faaliyetin ardından orman, her zamankinden daha sakin bir atmosfere bürünmüştü.

Matthias, grubunu önce gönderdikten sonra ormanın içinden geçen geniş bir yolun ortasında atını durdurdu.

Şapkasını çıkardığında alnına karmakarışık kâkülleri döküldü. Bugünkü av oldukça eğlenceli geçmişti. Matthias belirlediği her hedefi vurmayı başarmıştı ve her an her zamanki gibi heyecan vericiydi. Ancak çaresizce uçup gitmeye çalışan bir kuş onu tatmin etmemişti.

Matthias yavaşça dizginleri çekti ve atını kulübe yönüne doğru döndürdü. Av bittiğinde, av sahasının yakınında yaşayan o küçük kız ağlayarak ormana çıkar ve tüm ölü kuşları gömerdi. Bu, dükün hâlâ çok net hatırladığı saçma bir alışkanlığıydı.

Peki, artık çocuk olmayan o kadın şimdi ne yapacaktı?

Meraklanan Matthias, tüfeğini dalın kenarında oturan minicik bir kuşa doğrulttu ve...

**Güm!**

Nişan alarak yaptığı atışın hedefi vurmasıyla küçük kuş yere düştü.

Matthias öldürdüğü avı geride bıraktı ve atını yavaşça ileriye doğru sürdü.

Bir kez.

Ve sonra bir kez daha.

Nişan alıyor ve ateş ediyordu.

Kuşlar birer birer kanlar içinde yere düşüyor, Matthias’ın akşamın derinliklerine gömülen ormanda geçtiği uzun yolu süslüyorlardı.


*.·:·.✧.·:·.*


‘Ondan nefret ediyorum!’

Leyla ölü kuşları gömerken bir delik kazdı ve bu sözleri defalarca tekrarladı.

‘Bu iğrenç uğraşından nefret ediyorum. Ondan gerçekten nefret ediyorum.’

Leyla, terli alnını silerken üzüntüsünü içine attı. Sadece birkaç metre ötede kanlar içinde yatan başka bir kuş görene dek neredeyse bitirdiğini sanıyordu.

Leyla küreğini tekrar eline aldı ve o zavallı kuşa doğru yaklaştı. Bir hayvanı öldürme eylemini suçlamak istemiyordu; Bill amca da yemek için avlanırdı, kendisi de hayvan beslerdi. Ancak dükün neden sadece eğlence için öldürdüğünü ve ardından avını öylece arkasında bırakıp gittiğini anlayamıyordu.

'Bu yaz ne zaman bitecek?'

Güzel tüy desenlerine sahip, yakut tepeli muhteşem bir çalıkuşunu daha gömerken Leyla, en sevdiği mevsimin bir an önce sona ermesini dileyerek derin bir iç çekti.

Aniden tuhaf bir şey hissettiğinde, akşam karanlığının çöktüğü ormanın derinliklerine çoktan girmişti.

Dük Herhardt avlanmayı severdi. Ve her seferinde Leyla onun öldürdüğü kuşları gömerdi. Ancak kuş ölülerinden bir yol çizilmişçesine, şu an yaptığı gibi kuşları arka arkaya gömdüğü bir anıyı hiç hatırlamıyordu.

'Şimdi geri mi dönmeliyim?'

Kötü bir şey hissetmiş gibi Leyla’nın yüzü buruştu. Başının üzerindeki koruyucu gökyüzü kıpkırmızı bir renge boyanmıştı. Gözlerini batan güneşten kaçırdı ve bir çalı kümesinin arkasına dikti.

Ve onu gördü.

Dük Herhardt, kesilmiş bir meşe kütüğünün üzerine oturmuş, sessizce onu izliyordu.

Leyla’nın zihni boşaldı ve neredeyse sendeleyecekti.

Dük, rahat bir tavırla onu selamladı.

“Merhaba, Leyla.”

Matthias’ın sesi kulağa çok hoş geliyordu.

Tıpkı vurup öldürdüğü kuşların tüyleri kadar yumuşaktı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Bu arada, Matthias epey gecikti. Sanırım onunla gidenler çoktan döndü.”

Elysee von Herhardt, elindeki kartı masaya bırakırken gözlerini kıstı. Oynadığı kart oyunundan sıkılmaya başlamıştı. Akşam yemeğine erken başlamak istiyordu ancak oğlu Matthias henüz av sahasından dönmemişti.

“Gitmeden önce ormanda biraz yürüyüş yapacağını söylemişti.”

Bir oyunu az önce kaybetmiş gibi görünmeyen Claudine, ona dostça bir gülümsemeyle cevap verdi.

Claudine’in oyunu bilerek kaybettiğinin gayet farkında olan hanımefendiler, Arvis’in müstakbel düşesinin ne kadar iyi eğitimli ve asil tavırlı bir genç hanım olduğunu düşünerek ona hayranlık dolu gülümsemelerle baktılar. Claudine de bu aristokrat kadınlar arasında ne kadar çok sevildiğini ve övüldüğünü çok iyi biliyordu.

“Matthias’ın o ormana karşı kesinlikle bir zaafı var.”

Elysee hafifçe zile basınca hizmetçiler hemen içeri girip masayı kurmaya başladılar.

Boş vakti olan hanımefendiler, sohbet etmek ve hafif atıştırmalıkların tadını çıkarmak için kabul masasının etrafında toplandılar. Elbette tüm o resmiyet kuralları çerçevesinde çeşitli hikayelerden bahsettiler.

“Ah, Claudine. Neden arkadaşlarını davet edip bir parti vermiyorsun?”

“Ben mi? Arvis malikanesinde mi?”

Elysee’nin önerisini duyan Claudine’in gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Her gün bizimle vakit geçirirsen sıkılırsın. Düzenini biraz değiştirmen gerekmez mi?”

“Hayır. Sıkılmıyorum. Gerçekten.”

“Neden bu kadar irkildin? Sadece şaka yapıyordum Claudine.”

Elysee’nin rahat ve gülümseyen yüzü o kadar genç ve güzeldi ki, onun nişanlı bir oğlu olduğuna inanmak güçtü. Tek oğlu olan Matthias, yakışıklılığını ondan almıştı.

İmparatorluk halkı, Düşes Elysee von Herhardt’a zamansız güzelliği nedeniyle hayranlık duyuyordu. Yine de o, kocasının sevgisini kazanmayı asla başaramamıştı.

Elysee’nin trajik aşk hayatını öğrendiğinden beri Claudine, aşka saplanıp kalan kadınların gülünç olduğuna inanıyordu.

Matthias’ın babası, onun konumundaki diğer her adam gibi bir metrese sahipti. Ancak gayrimeşru bir çocuğu eve kabul ederek halefinin hayatını zorlaştırmamıştı.

Birbirlerini sevmeseler bile, Arvis Dükü ve Düşesi birbirlerine saygı duymuş ve sorumluluklarını sadakatle yerine getirmişlerdi. Hanedandaki rollerini kusursuzca oynamışlardı. Bencilce hırslardan veya arzulardan uzak, sakin ve lekesiz kalmışlardı. Bu yüzden Claudine, Matthias ile onlara benzer bir hayat yaşamayı arzuluyordu.

“Endişelenme Claudine, üzerinde asla bir baskı hissetme. Bunu bir prova gibi düşün. Eğer malikane gençlerle dolarsa hepimiz çok daha fazla eğleniriz.”

Elysee’nin gülümsemesi iyice aydınlanmıştı. “Siz de aynı fikirde değil misiniz hanımlar?”

Ancak odadaki herkes, bu sorunun onların fikrini almak için sorulmadığının farkındaydı.

“Düşes hazretleri çok cömert ve düşünceli.”

Kontes Brandt, kızının müstakbel kayınvalidesine iltifatta bulundu. Diğer hanımefendiler de kısa sürede ona katılarak, üzerine biraz mübalağa serpilmiş övgü dolu sesler çıkardılar.

Claudine, başını hafifçe eğerek mahcup bir şekilde gülümsedi. O ana kadar davet etmek istediği kişilerin isimlerini düşünürken gözleri pencereye takıldı.

Alacakaranlık çökmüş bahçenin ötesindeki ormanı gördüğü an, aklına hemen o kız geldi: Leyla Lewellin. O ormanda yaşayan zavallı yetim kız. Zaman zaman biraz kibirli olsa da terbiyeliydi ve yerini biliyordu.

“Leyla’yı da davet etmemin bir mahzuru olur mu?”

Claudine’in neşeli sorusunu duyan odadaki her hanımefendinin kaşları havaya kalktı.

“Bahçıvanın yetim kızından mı bahsediyorsun?”

“Evet. O kız, Leyla Lewellin.”

“Claudine, bekle.”

“Eminim o zavallı kız daha önce hiç resmi bir partide bulunmamıştır.” Claudine, Kontes Brandt’ın mahcubiyet dolu bakışlarından etkilenmemiş görünüyordu. “Leyla’nın asla unutamayacağı bir deneyim yaşamasını istiyorum.”

Bu göz korkutucu sözleri, hanımefendilere özgü nezaketini ve saygınlığını bir an olsun yitirmeden söylemişti.

“Düşününce, söylediklerin kulağa mantıklı geliyor.”

Tüm bu süreci izleyen Düşes Norma Catarina von Herhardt, memnuniyetle gülümsedi.

“O halde, nasıl istersen öyle yap Claudine.”


*.·:·.✧.·:·.*


Gömülü kuşların oluşturduğu yola bakarken Leyla gözlerini kaçırdı. Başını çevirip dükü izlediğinde varabildiği tek bir cevap vardı:

— Bir psikopat.

Onu tanımlayacak başka bir kelime yoktu.

Çamurlu eldivenlerinden terler süzülüyordu. Kalbi öfke ve korkuyla güm güm atmaya başladı.

‘Buradan gidelim.’

Dükün sesini duyduğu an kulübeye doğru koşmak üzereydi.

“Leyla.”

Matthias, ismini yavaşça telaffuz ederken yüzü ifadesizliğini koruyordu.

“Leyla Lewellin.”

Dük onun ismini bir şarkının sözleriymiş gibi andıktan sonra Leyla, elindeki küreği bir baston gibi kullanarak sırtını dikleştirdi. Her iki bacağının kaslarını sıkarak dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.

Kaçmanın beyhude olduğunu fark etmişti. Eğer dük aklına koyarsa onu hızla yakalayabilirdi.

Rüzgârda sallanan orman yapraklarının sesi duyuluyordu ancak aralarında sessizlikten başka hiçbir şey yoktu. Leyla, titreyen gözlerini kaldırdı ve dükün bakışlarına karşılık verdi.

“Devam et.”

Sessizliği ilk bozan Matthias oldu.

“İşine devam etmelisin.”

Gözleriyle işaret ettiği çalılığın kenarında, son avının kurbanı olduğu anlaşılan bir kuş ölü yatıyordu.

Leyla ağır adımlarla kuşun yanına gitti ve hayvanın kanayan bileğine bağlı kırmızı bir iplik gördü. Bu, geçen yıl Schulter Nehri yakınlarında yumurtadan çıkan yavru kuşların bacaklarına bağladığı ipliğin aynısıydı.

Tek bir kelime bile etmeden, kendi kazdığı çukura kuşu gömdü. Bu güzel kuşun katili yüzünden, tüm bunları yapmaya artık alışmıştı.

“O iplik. Sen mi bağladın?”

Matthias, oturduğu yerden onu izlerken sordu.

“Evet.”

“Neden?”

“Yuvalarından göç etmek için ayrılan kuşların... ne zaman geri döneceklerini bilmek istedim.” Toprağı hafifçe bastırırken cevap verdi Leyla. “Umut ettiğim kavuşma şekli bu değildi.”

Matthias’ın duygusuz yüzüne baktığında başının döndüğünü hissetti.

“Yani, beni suçlamak mı istiyorsun?” Matthias bacak bacak üstüne attı. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi.

Leyla’nın sabrı resmen tükenmişti.

“Evet dememek için kendimi zor tutuyorum.”

“Sorun tam olarak nedir?” Matthias kaşlarını çattı. “Ben sadece kendi bölgemde, kendi av sahamda, kendi kuşlarımı avladım.”

“Ama kuşlar bunu bilmiyor.”

Leyla, Bill Amca için diye içinden tekrarlayarak karşılık vermeye cüret etti.

“Kuşlar için burası sadece bir orman. Doğup büyüdükleri bir yer. Aynı zamanda göç ettikten sonra geri dönmek istedikleri bir yuva.”

“Onları anlamam bir zorunluluk mu?”

“Pek sayılmaz ama...” Leyla kan lekeli bahçıvan eldivenlerini çıkardı ve derin bir nefes aldı. “Onları avlarken bu kadar acımasız olmanıza gerek yok.”

Bu cümleleri sarf edebilmek için inanılmaz bir cesaret toplaması gerekmişti. Hemen ardından üzerine gecikmiş bir pişmanlık dalgası çöktü ancak dük ne bir hoşnutsuzluk ne de bir öfke belirtisi gösterdi. Matthias'ın bu tuhaf sessizliği Leyla'yı daha da boğuyordu.

“Leyla Lewellin, kuş sever kız.”

Uzun bir sessizlikten sonra Matthias konuştu.

“Dünyada avlanmanın ne olduğunu sanıyorsun?”

“Efendim?”

“Dostça bir ava çıkmamı mı istiyorsun?”

Dükün küçümsemesi genç kızın kalbine bir pençe gibi saplandı. Leyla onun bu hakaretine sadece eteğini sıkarak katlanabildi.

“...Hatam için özür dilerim. Kaba bir şey söyledim. Lütfen nezaketsizliğimi bağışlayın.”

“Seni kuşlara bu kadar düşkün yapan şey nedir?”

“Bunun sizin için ilgi çekici bir hikaye olacağını sanmıyorum.” Leyla, onu daha fazla görmek istemediğini belli ederek başını öne eğdi.

Matthias sağır edici bir sessizliğe büründü.

“İşim bittiğine göre artık gidiyorum.”

Matthias hâlâ sesini çıkarmazken, Leyla derin bir saygı selamı verip arkasını döndü.

*Güm!*

Tam ileriye doğru bir adım atmak üzereyken beklenmedik, vahşi bir silah sesi patladı ve ıssız gökyüzünde yankılandı.

Leyla dehşet dolu bir yüzle hızla arkasına döndü.

*Klik...*

Matthias, ağaç dalına doğru ateş ettikten sonra elinde tüfeğiyle kıza baktı.

Kanlar içindeki bir kuş, tam aralarındaki zemine düştü.

“Ne yapacaksın Leyla?”

Ardından, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar ağaç kütüğüne oturdu.

“İşinin bittiğini sanmıyorum.”


Çevirmen Notu: Ay ne şerefsiz çıktı bu da be!

Yorumlar