Predatory Marriage - 132. Bölüm (Türkçe Novel)

O günün hatırası capcanlıydı. Ishakan’ın zihnine öyle bir kazınmıştı ki asla silinemezdi. Uzuvlarını bile esnetemediği bir delikte, boğucu bir karanlığa hapsolmuşken tek çıkış yolu tavandaki küçük, yuvarlak ahşap bir kapıydı.
Burası itaat öğretmek için kullanılan bir yerdi, bir çocuk için fazla zalimceydi. Zamanın akışını bile ayırt edemiyordu. Ne bir bardak su ne de bir dilim ekmek vardı. Ağır zincirler uzuvlarını aşağı çekiyor, tedavi edilmemiş yaralarının çürüdüğü, irinle karardığı ve kurtçukların gezindiği tenini can yakıyordu.
Dilini ısırmasın diye ağzı tıkanmıştı ve bu durum boğazını yakan susuzluğu daha da beter hale getiriyordu. Susuzluk, boş midesindeki açlıktan çok daha korkunç bir histi. Bir çöl savaşçısı olarak onurunu koruma kararlılığı, böylesine bir acı karşısında yavaş yavaş ufalanıyordu. Ancak her ne zaman boyun eğip itaat yemini etmeye yeltense, çektiği ıstırap dayanılmaz oluyordu.
Ölüm için yanıp tutuşsa da Kurkanların yaşam gücü inanılmaz derecede inatçıydı.
Ölmek istiyorum. Lütfen ölmeme izin ver. Tanrım, öleyim artık, diye hararetle dua ediyordu Ishakan.
Ancak duası cevapsız kaldı. Kendi halkı tarafından terk edilmiş, Tanrı tarafından bile görmezden gelinen küçük Kurkan... Tam tüm umudunu yitirdiği ve iradesinin kırıldığı anda, bir ışık süzüldü.
Asla yerinden oynamayacakmış gibi görünen o ahşap kapı açılmıştı. İçeri güneş ışığı girdi. Göz kamaştırıcı gümüş saçlar. Ametist gibi parıldayan mor gözler...
O zamanlar bunu anlayamamıştı ama şimdi biliyordu. İlk bakışta aşık olmuştu. Ishakan, bilmeden boşa harcadığı o zamana pişmanlık duyuyordu. Şimdi, sırf bu yüzden elinden gelenin en iyisini yapacaktı.
“...”
Düzlüklerin ötesine bakarken yüzü ifadesizdi. Sazlıklarla kaplı bu uçsuz bucaksız arazinin sonu görünmüyordu. Sert bir rüzgar üzerlerinden esti ve sazlıklar bir dalga gibi hareket etti. Gökyüzünden bir şahin çığlığı yükseldi, Haban gökkubbedeki kuşa bakıp konuştu.
“Ishakan.”
Ishakan arkasına, atlarının üzerinde dizilmiş Kurkanlara baktı. Her biri yüzünün yarısını gizleyen uzun bir bez takmıştı. Onların keskin gözlerinin içine bakarak, kendi yüzünü örten bezi çenesine kadar indirdi.
“Haydi.”
Atlar ön ayaklarını şaha kaldırıp kişneyerek dört nala fırladılar. Toynaklarının ovada bıraktığı ses bir davul sesini andırıyordu. Binicilerin gözleri bir savaşın coşkusuyla olağanüstü parlak bir şekilde ışıldıyordu. Damarlarındaki hayvani içgüdüler vücutlarını kaynatıyordu.
Sazlıkların içinde kısa bir mesafe ilerledikten sonra hedefleri göründü. Estia Kraliyet Ailesi’nin bayrağı ihtişamla dalgalanıyordu; Ishakan’ın dudakları büküldü. Tüm fedakarlığına rağmen, Estia’da hiç kimse Prenseslerini kurtarmamıştı. Onun kanıyla ve gözyaşlarıyla yaptığı bu kurban edilişi sadece izlemeleri ona gülünç geliyordu. İğrençtiler.
“Saldırın!” diye emretti. Haban belindeki koç boynuzunu kavradı ve savaş çağrısını üfledi, gür ses uçsuz bucaksız ovada yankılandı. Kurkanlar birden fazla yönden ilerlemek için bölünmüştü ve diğer gruplar kendi borularıyla karşılık vererek savaşın başladığını işaret ettiler.
“Pusu!” diye bağırdı kraliyet şövalyesi. “Hızlanın!”
Şövalyeler takip edildiklerinin ancak çok geç farkına vardılar. Kaçan avı kovalamak, Kurkanların en iyi yaptığı işti.
Şövalyeler hızla kuşatıldı, bağırışlar ve kınından çekilen kılıçların sesleri birbirine karıştı. Şövalyeler çaresizce direnirken sazlıklar sıcak kanla boyandı, arabacılar kaçmaya çalıştı. Hepsi boşunaydı. Demir kancalar her yönden oklar gibi fırladı ve arabayı yakaladı.
“Sizi barbarlar...!” diye bağırdı arabacı, kırbacını çılgınca sallayarak.
Bunlar onun son sözleriydi. Kavisli bir hançer kalbini delip geçti ve araba kontrolünü kaybederek sarsıldı. Halatlar gerildi ve araba devrildi.
Ishakan, kavisli kılıcıyla yaklaşan bir şövalyenin boynunu kesti. Yüzünde zalimce bir gülümseme vardı. Kan görünce doğasını kontrol etmek zordu ve içgüdüleri daha fazla öldürdükçe daha da vahşileşiyordu.
Altın rengi gözleri, kırmızı kandan bir maskenin ardından parlıyordu. Onunla göz göze gelen bir şövalye korkuyla geriledi ama bir halat onu boynundan yakalayıp atından aşağı sürükledi. Tek taraflı katliam devam etti ve Ishakan’ın bedeni kana bulandı.
Sonunda, devrilmiş arabaya baktı; orada küçük bir kadın hasar görmüş kapıyı itip açmak için çabalıyordu. Gülümsemeden edemedi. Korkması gerekirdi ama saklanmıyordu. Bunun yerine dışarı çıkmaya ve durumunu anlamak için etrafa bakmaya çalışıyordu. Bu ona yakışıyordu.
Yolunu kesen başka engel kalmamıştı. Atını yavaşça ona doğru sürdü ve Leah’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. O güzel mor gözleri titriyordu.
“Neden...?”
Gümüş rengi kirpikleri, dolgun ve düzgün kavisli dudakları, yumuşak sesi... hepsi çok büyüleyiciydi.
Daha fazla bekleyemezdi. Onu kavradı ve kollarına aldı. O ince bedenini tuttuğu an, yumuşak ve tatlı kokusu burnuna ulaştı. Bu, onun şiddetli doğasını bile yatıştıran bir kokuydu. Vücudunu tam bir hoşnutluk hissi kapladı.
Işığım, kurtuluşum.
Gelinim.
“Hatırlamıyor musun?” Ishakan, içindeki büyüyen neşeyi dizginleyemeyerek parlak bir şekilde gülümsedi. “Hayatını mahvedeceğimi söylememiş miydim?”
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder