Cry, Even Better If You Beg - 61. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

O geceden bu yana birkaç gün geçmişti ve o anlar, sanki hiç yaşanmamış, yabancı bir huzurla dolu bir rüyaymış gibi hafızasından silinmeye yüz tutmuştu. Leyla yaşananların gerçek olduğuna hâlâ inanamıyordu.

Geçen süre zarfında Marki Lindman nihayet kendi malikanesine dönmüştü, Dük ise artık ne onu çağıran notlar gönderiyor ne de beklenmedik ziyaretlerde bulunuyordu. Sonbahar yerini kışın ilk adımlarına bırakırken mevsim değişmişti. Leyla penceresini açtı, havadaki keskin ayazı içine çekti; kışın getirdiği o temiz kokuyu seviyordu.

Ormanın elmaslardan yapılmış gibi parlamasını sağlayan karın üzerindeki güneş ışığını izlerken soğuktan uyuşan duyularına rağmen bu esintinin tadını çıkardı. Parmak uçları sızlamaya başlayana kadar pencereyi açık tuttu. Sonra derin bir nefes alıp camı kapattı ve güne hazırlanmak için arkasına döndü.

Bugün, kasaba merkezindeki belediye binasında okul çocuklarının hazırladığı hayırseverlik gösterisi günüydü; bu yüzden işe gitmeden önceki hazırlığı her zamankinden biraz daha uzun sürdü. Sahnede soyluların ve çocukların yer alacak olması, her zamanki kıyafetlerini giyemeyeceği anlamına geliyordu.

Gösteri, önemli şahsiyetlerin ve güçlü insanların müdavimi olduğu saygın bir mekanda yapılacaktı. Okulu ve öğrencileri için en iyi şekilde görünmesi gerekiyordu.

*'Kendini vakur bir öğretmen gibi sunmalısın. Anlaştık mı, Matmazel Lewellin?'*

Müdür Bey bile gardırobunu yenilemesi gerektiğini düşünüyordu. Hatta dünkü toplantıda imajı hakkında birkaç yorum daha yapmış, özellikle Leyla'nın belediye binasına bisikletle gelmemesini umduğunu belirtmişti.

Leyla bu düşünceyle kaşlarını çatmadan edemedi, bir yandan da saçlarını ensesinde şık bir topuz yapmakla meşguldü. "Bisikletime binmemin nesi yanlış?" diye mırıldandı kendi kendine.

Saçını oldukça hızlı bitirdi. Dönem boyunca bunu defalarca yapmak zorunda kaldığı için bu konuda kazandığı deneyime minnettardı.

*'Bu saç tarzı sana hiç yakışmıyor.'*

Ah, tam da dükün onu rahatsız edecek bir yol bulamayacağını düşündüğü anda... Görünüşe göre düşüncelerinde bile ondan kaçamıyordu. Bunlar, erken sonbaharda çınar yolunda dükün ona söylediği sözlerdi.

O an aynadaki yansımasına bakarken, dükün sanki onu izliyormuş gibi aniden belirmesiyle irkilmişti. Tıpkı o zaman yaptığı gibi, şimdi de bakışlarını hızla kaçırdı.

*'Saçların çok güzel. Tıpkı bir kanat gibi.'*

Zihnindeki bir baraj aniden yıkıldı ve dükün ona yaptığı her iltifat birer birer döküldü. Bu iltifatlar, dükün savurduğu hakaretlerden çok daha fazla huzursuz ediyordu onu. Özellikle de o soğuk ve kayıtsız gözlerle kendisine baktığı anlarda...

Saçlarını taramaya devam etti, yan profilini kontrol etti ve sonunda hazır olduğuna karar verdi. Neyse ki son gecelerine dair anılarının aksine, omzundaki morluklar solmaya başlamıştı.

O gece sözünü tutmuştu sonuçta.

Doğrusu, dük onu odasına götürdüğünde korkudan canı çıkmıştı. Aralarındaki gerginlik o kadar yoğundu ki, havayı bir bıçakla kesebilirdiniz. Ancak bu gerginlik, dükün morluklarına kondurduğu her öpücükle dağılmıştı.

Dük ona dokunmamış, önceki debelenmelerini ve direnişini hiç umursamıyormuş gibi ona çok nazik davranmıştı. Nazik dokunuşları yaralarının üzerinde gezinmiş, acıyı dindirmek için merhem sürmüş ve ardından koruyucu bandajlarla sarmıştı.

Hareketleri o kadar sakin ve becerikliydi ki, bir doktorla yarışabilirdi. Üstelik o masmavi gözleri, Leyla sersemlemiş bir halde giysilerini geri giyerken bile kararlılıkla üzerindeydi...

Göz ucuyla saate baktığında bir çığlık attı. Hemen yerinden kalktı, aynada son bir kez kendini kontrol etti ve odada son hazırlıklarını tamamlamak için koşturdu.

Üzerindeki elbise yepyeniydi, bugünkü etkinlik için kendi parasıyla almıştı. Etrafta koşturup uygun bir çift ayakkabı aradı ve sonunda topuklu pabuçlarını kaptı. Leyla, günün sonunda ayaklarının sızlayacağını şimdiden tahmin edebiliyordu ama buna katlanmak zorundaydı. Görünüşünden memnun bir şekilde odasından çıktı.

"Ah, çok güzel olmuşsun Leyla!" Bill amca, mutfaktan elinde kahvaltılıklarla çıkarken yeğenine hayranlıkla baktı. "Bu akşam belediye binasındaki en güzel kişi sen olacaksın!" diye övdü onu. Leyla sadece inanmayarak kıkırdadı.

"Benden çok daha iyi giyinecek bir sürü insan olacak." diye hatırlattı. "Etkinliğe tonla genç hanımefendi ve madam katılacak."

"Ah, ama senin yanında onların ne hükmü var?" dedi amcası. "Tenlerindeki ne gümüş ne de altın, senin eline su dökebilmelerini sağlar!"

Leyla gözlerini devirdi. "Belki senin gözünde öyledir amcacığım." diye mırıldandı, amcasının karşısına otururken dudaklarının kenarında sevgi dolu bir gülümseme belirdi.

"Hah, evet, şimdi hatırladım." dedi Bill, boynunu işaret ederek. "Şu kolyen var ya, neden onu da takmıyorsun?" diye önerdi, kahvaltısından bir lokma alırken. Leyla'nın kaşları önce şaşkınlıkla çatıldı, sonra hatırlayınca gözleri parladı.

"Ah! Benim için aldığın kolyeyi mi kastediyorsun?"

"Evet! Geçen yıl Dük'ün partisinde taktığın o kolye." Bill yemeğini yutkundu. "Bence bugünkü kıyafetini mükemmel tamamlar. İstemezsen takmak zorunda değilsin ama ne kadar muazzam görüneceğine eminim!"

Bill Remmer kadın modasından anlamasa da, yeğeninin güzelliğiyle kimsenin boy ölçüşemeyeceğinden emindi. Leyla'nın Dük'ün partisindeki o eşsiz duruşunu hatırlamak, onu sadece o geceliğine bile olsa güzel bir prensese dönüştürebildiği için gurur duymasına yetiyordu.

Leyla gülümsedi ve amcasının gözlerindeki o parıltıyı görünce başını salladı. Yerinden kalkıp odasına döndü, kolyeyi sakladığı yeri aramaya başladı. Dolabının derinliklerine uzandı ve sonunda onu buldu.

Doğruldu ve kolyeyi çıplak boynuna taktı. Güvenli olduğundan emin olduktan sonra tekrar dışarı çıktı, kolyeyi daha iyi göstermek için ellerini arkasında birleştirip göğsünü hafifçe öne çıkararak amcasının önünde durdu.

"Eee, nasıl görünüyorum?" diye sordu mahcup bir edayla. Bill, Leyla'yı o kolyeyle tekrar görünce neşeyle gülümsedi.

"Ah! Tam manasıyla kusursuz, canım benim." dedi ve ellerini kızın omuzlarına koyup ona kısa bir sarıldı. Geri çekildiğinde gözlerinin kenarları gülümsemekten kırışmıştı ama bakışlarında hafif bir endişe belirdi...

"Şimdi dışarıda dikkatli ol Leyla, çok uzaklaşma." diye uyardı Bill yumuşak bir sesle. "Görünüşün yüzünden çok dikkat çekeceksin, bu yüzden insanlara karşı temkinli ol; yoksa seni kendilerine saklamak için alıp götürebilirler." Leyla onaylayarak başını salladı.

"Yapacağım amca, merak etme." diye söz verdi Leyla.


*.·:·.✧.·:·.*


Uzaktan bakıldığında seçilmesi zor, belirsiz bir nokta gibiydi ama Matthias onu bir mil öteden bile tanıyabilirdi. Dudaklarının kenarında hafif bir kıvrılma belirdi.

Onun Leyla olduğunu biliyordu; av sahası boyunca uzanan yolda yürüyen, malikanenin arkasındaki gül bahçesine doğru ilerleyen kadın oydu. Onu izlerken başını hafifçe yana eğdi, kaşları merakla çatıldı…

'Neden bugün işe yürüyerek gidiyor?'

Matthias alçak sesle bir ıslık çalıp pencereye yaklaştı. Elini uzattı, işaret parmağını bir tünemiş gibi hazırda tuttu. Çok geçmeden küçük bir kuş süzülerek parmağına kondu.

Kuşu göz hizasına getirdi, arka planda ise yaklaşmakta olan Leyla’nın siluetini fon olarak kullandı. Tavandan yere kadar uzanan damask perdelerin yanındaki pencere pervazına yaslandı. Perde rüzgarla dalgalanarak onu arkadan mükemmel bir şekilde çerçeveliyor, yoldan geçenlerin gözlerinden saklıyordu.

Sanki kanaryasını o masum kadına takdim ediyormuş gibi kolunu hafifçe hareket ettirdi ancak kuş pır pır ederek kaçtı ve doğruca kafesine geri döndü. İki kuşunu birbirine tanıtma girişimi başarısız olmuştu ama bu, vaktin tamamen boşa gittiği anlamına gelmiyordu. Matthias, Leyla gözden kaybolduktan çok sonra bile pencerenin önünde kalmaya devam etti.

Bu onun bir nevi rutini haline gelmişti; her sabah o manzara için pencere pervazına tünemek, günbegün beklemek... Sadece bakıyordu, o şirin bahçıvan kulübesinden çıkıp sadece işe gitmek için orman yoluna girdiği anı gözlüyordu.

Malikanesindeki bu noktadan onu her zaman görebiliyordu, eve her gidişinde ne yaptığını izleyebiliyordu.

'Şimdi daha iyi mi acaba?'

Onu en son bu kadar yakından gördüğünde ne kadar narin göründüğünü hatırlamadan edemedi. Her yeri morluklar içindeydi, acı çekiyordu. Kendisine bakıp çaresizce hıçkırırken titreyen o vücudu...

O kızarmış, gözyaşı lekeli yanaklar ve parıldayan zümrüt gözler. Sadece onu izleyerek bile dünyadan kopabilirdi.

O geceden beri onunla karşılaşma ya da onu görme fırsatına sahip olmaması ne yazıktı. İstese daha önce yaptığı gibi yanına gidebilirdi ama bu sefer gitmemeyi tercih etmişti. O gece içinde tuhaf kıpırtılar, anlamlandıramadığı duygular uyanmıştı.

Matthias pencereden uzaklaştı ve şöminenin yanındaki kulaklı koltuğa derin düşünceler içinde yerleşti. Dalgın bir şekilde sabah gazetesine uzanıp sayfalarını çevirdi ama gözleri basılı kelimeleri görmüyordu.

Zihni sürekli o son gece döktüğü gözyaşlarına dönüp duruyordu. Onu daha önce sayısız kez ağlarken görmüştü ama bu sonuncusunda farklı bir şeyler vardı. Bu görüntü zihnine kazınmıştı ve ondan kaçamıyordu...

*'Bekle.'*

Bandajlama işini bitirip ona biraz ilaç uzattıktan hemen sonra gitmesine engel olurken söylediği o kelimeyi hatırladı.

*'Bunlar ağrı kesici, ölçülü iç.'*

Leyla’nın yüzü o an, uzattığı elindeki şişeye temkinli ve düşünceli bir şekilde bakarken iyice gerilmişti. Sabırsızlanan Matthias ona yaklaşarak şişenin kapağını açmıştı. Adam aniden çenesini kavrayıp, sıvı ilacı boğazından aşağı boşaltmak için ağzını nazikçe araladığında Leyla dokunuşuyla irkilmişti.

Leyla ilacı bir gazi gibi kabullenmiş, bakışları dükün üzerinde çözülemez bir ifadeyle asılı kalmış, acı tadına rağmen ilacı elinden geldiğince yutmuştu. Matthias onun bu çabasını izlerken sırıtmıştı.

İlacı içtiğinden emin olduğunda, dudaklarının kenarından sızan fazlalığı o geri getirilen mendille nazikçe silmişti. Temizlendikten sonra cebinden bir şeker çıkarıp kızın ağzına tıkmıştı.

Leyla, dük ona bu şekilde özen göstermeye devam ederken tek bir ses çıkaramadan gözlerini kırpıştırarak yaşlarını geri itmeye çalışmıştı. Şeker ağzındayken, ne tükürerek ne de yutmaya çalışarak öylece beklerken gözyaşları yanaklarından bir kez daha süzülmüştü.

Sonunda Matthias kendini tutamamış ve kızın yanaklarını okşamaya başlamıştı, elinin ıslanmasını zerre umursamıyordu. Hareketleri sert ve alışılmamıştı ama devam etmişti.

*'Hâlâ acıyor mu?'*

Sormadan edememişti. Bunu sorduğunda kendini hiç bu kadar işe yaramaz, bu kadar çaresiz hissetmemişti. Leyla hemen ardından başıyla onaylamıştı. Yapacak başka bir şeyi kalmayan Matthias onu bir kez daha kollarına almış ve teselli etmek için öylece sarılmıştı.

Leyla önce ona direnmeye çalışmış ama sonunda pes etmişti. Adamın kollarında ağlamaya devam etmiş, diliyle şekeri ağzının içinde uzun süre döndürüp durmuştu. Ağlaması kesildiğinde, dükün süveterinin önü tamamen gözyaşlarıyla ıslanmıştı.

Bu hatıra bile Matthias’a tarif edilemez bir keder veriyordu. Bir iç çekip okumaya tenezzül etmediği gazeteyi bir kenara bıraktı. Başını arkaya yasladı, ta ki görebildiği tek şey tavan olana dek.

Onun o görüntüsünü gerçekten aklından çıkaramıyordu. Normalde Leyla ağladığında tek hissettiği eğlence olurdu. Güzel bir yüzün ağlamasını izlemeyi severdi, bu yüzden onu acımasızca sıkıştırırdı. Gerçi o gözyaşlarını görmenin onu rahatsız ettiği zamanlar da oluyordu.

Kendisinden başka herhangi bir şeyin veya bir kimsenin onu ağlatmış olması canını sıkıyordu. Öyle anlarda kızın durmasını isterdi. Onu kendisinden başka kimse ağlatmamalıydı. Ve mesele sadece gözyaşları da değildi...

Gülümsemeleri, kahkahaları, umutları ve hayalleri... her şeyi! Sahip olduğu her şey dükün olmalıydı!

O, dükün olmalıydı.

O gece durmadan döktüğü o yaşlar, dükün sanki mağlup olduğunu hissettirmişti ve o, bu yenilgiyi nasıl bir zafere dönüştüreceği konusunda tamamen bilgisizdi...

Gerçekten de çok tuhaf gözyaşlarıydı.

Leyla ne zaman ağlasa, öfkesinin mantığının önüne geçme eğilimi vardı. Bazen korkar, hatta dehşete düşerdi; Matthias ise ondan koparmayı başardığı her bir duygudan ayrı bir zevk alırdı.

Ancak o son gece, kız o an neden ağladığını kendisi bile anlamıyor gibiydi. Gözyaşları öfkeyle dolu değildi, Matthias’a duyulan bir korkudan bile yoksundu. Yabancı bir şey gibiydiler...

Sanki gözleri boşalmış gibi. Ve o an Matthias, o gözyaşlarından nefret ettiğini fark etmişti. Onları durdurmak istemişti. Bu, Leyla’nın Kyle Etman için ağlamasını izlerken hissettiğinden çok farklı bir histi...

Sırf ağlamayı kessin diye onu boğazlamak istemesine neden olan bir histi.

İçinde böylesine tuhaf ve rahatsız edici bir duygu filizlenmişti ama Matthias bunu umursamadı. Bu, burnunun ucundaki hoş kokulu bir içkiyle sarhoş olma hissini andırıyordu. Ancak aynı zamanda, sanki bir şeylerin etrafını sardığını, onu köşeye sıkıştırdığını hissettiriyordu.

Bu durum kafasını karıştırıyor ama aynı zamanda onu muazzam bir şekilde tatmin ediyordu.

Evet... bu onu oldukça... mutlu etmişti.

Leyla’ya eziyet ederken hissettiği o eski hazdan tamamen farklı, dizginlenemez bir mutluluk hissediyordu. Onu bir kenara atmamıştı çünkü ondan daha fazlasını hissetmek istiyordu. Bu sevinci tanımak ve onu son kapasitesine kadar deneyimlemek istiyordu!

Leyla kendini ona emanet etmişti. Matthias bunu, dük kıza teselli verirken yorgun düşmüş yüzündeki o kabulleniş ifadesini hatırlıyordu.

Bu yüzden gözyaşlarını silmeye devam etmiş, loş ışıkta onu daha net görebilmek için saçlarını arkaya itmişti. Kızın gözlerindeki o hafif umudun nasıl dizginlenemez bir korkuya dönüştüğünü ve dokunuşuyla tüm vücudunun nasıl titrediğini izlemişti.

Onun huzura ermesi, ona bir kez daha güvenmesi için uzun süre beklemişti; çünkü daha önce hissettiği her türlü neşe, sisteminden hızla silinip gitmişti. Onu geri istiyordu! Ama bunu bir kez daha nasıl elde edecekti? Cevap aynıydı.

Her zaman aynıydı.

Aniden gelen bir kapı sesi onu düşüncelerinden kopardı ve bölünen düşünceleri yüzünden kaşlarını çatmasına neden oldu. Önemli bir şeyin eşiğindeydi, biraz daha zamanı olsa bir çözüme ulaşacaktı. Ancak hayatın, önemli şeyleri avucunun içindeki kum taneleri gibi parmaklarının arasından kaydırma huyu vardı.

"Efendim, ben Hessen." Kapının arkasından boğuk bir ses geldi.

"Gir." Matthias, koltuğunda dikleşerek sakince cevap verdi; gözleri artık tavanda asılı kalmamıştı. Hessen’in kapıyı açıp hızla yaklaşmasını ve koltuğunun yanında saygılı bir mesafede durmasını izledi. Hessen hazır ol vaziyetinde durduktan sonra başıyla selam verdi.

"Madam Elysee, efendimizin bugünkü akşam yemeği programını sordular."

Matthias bu haberle kaşını kaldırdı. "Annem mi?" diye sordu.

"Evet." diye onayladı Hessen. "Aslında bu akşam Madam Norma ile birlikte belediye binasındaki hayır gösterisine katılmayı planlıyordu ama ateşi çıktığı için dışarı çıkamayacak." diye durumu efendisine açıkladı. "Bu yüzden, eğer önceden planlanmış bir işiniz yoksa, Madam Norma’ya eşlik edip onun yerine gidip gidemeyeceğinizi merak etti."

"Hayır gösterisi mi dedin?" Matthias, parmaklarını koltuğun kolçağına vurarak mırıldandı.

"Carlsbar’daki birkaç okul tarafından düzenlenen bir gösteri." diye aceleyle bilgi verdi Hessen. "Hatta bu köyden çocuklar da gösteride yer alacakmış."

"Ah." dedi dük, kendi kendine sırıtarak.

Şimdi Leyla’nın neden bugün işe yürüyerek gittiğini, neden normal bir iş gününden çok daha fazla süslendiğini anlamıştı.

"Bu akşam büyükanneme eşlik etmek benim için bir zevk olur." dedi Matthias koltuğundan kalkarken. "Öyleyse, hayır etkinliği için düzgünce hazırlansak iyi olur."

Yorumlar