Cry, Even Better If You Beg - 50. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

Arvis, Herhardt’ların akşam yemeği partisi hazırlıklarıyla çalkalanıyordu.

Leyla okuldan eve yürürken yollar at arabaları ve araçlarla kaynıyordu. Bill Amca son birkaç gündür malikanenin içindeki çiçek düzenlemeleriyle meşgul olduğundan aşırı yoğundu. Yılın çiçeklerin solmaya başladığı zamanıydı; bu yüzden bir kısmını seralardan toplaması, geri kalanını ise yerel çiçek bahçelerinden temin etmesi gerekmişti.

Leyla, çiçek almak için şehir merkezine sık sık gidip gelerek amcasına yardım ediyordu. Bu telaşlı günler ona kendini şanslı hissettiriyordu, en azından kaybolan kalemini ve Dük’ten gelen cevapsız mektubu unutabiliyordu. Ancak işi bittiğinde Arvis’e dönmek zorundaydı.

Malikanenin girişi yaklaştıkça Leyla adımlarını yavaşlattı.

Neyse ki Dük Herhardt meseleyi bir kenara itmiş gibi görünüyordu. Ya da daha muhtemel olanı, üzerinde düşünecek vakti olmamıştı. O da son zamanlarda işlerine gömülmüştü ve onunla gizlice haberleşen Phoebe, arka bahçedeki bir kafese kapatılmıştı.

“İnanamıyorum.”

Phoebe Dük’ün mektubunu getirdiğinden beri bu sözleri en az yüz kez tekrarlamıştı.

“Phoebe’yi evcilleştirip onu haberci kuşu olarak kullanma fikri aklına nasıl geldi?”

Uzun bir hayat yaşamamıştı, çok fazla insan da tanımıyordu. Ancak hayatı boyunca Dük Matthias von Herhardt, Leyla Lewellin’in karşılaştığı açık ara en tuhaf ve gizemli adamdı.

“Neden sürekli başkalarının eşyalarını alıp duruyor? Kleptoman mı bu?” Leyla söylenerek yoldaki masum bir taşa tekme attı.

Kalemini geri alması gerekse de dükle karşılaşmak istemiyordu. Neden şimdi ondan daha da fazla kaçmaya kararlı olduğunu tam olarak bilmiyordu ama Leyla öyle yapması gerektiğini hissediyordu.

Leyla tam yan kapıdan malikaneye girmek üzereyken, kulakları tırmalayan bir korna sesi onu irkiltti. Arkasına döndüğünde Brandt ailesinin arabasının tam önünde durduğunu gördü.

Arka koltuğun camı yavaşça aşağı inerken Leyla gergin adımlarla arabaya yaklaştı.

“Leyla, görüşmeyeli uzun zaman oldu.”

İçeride Claudine Brandt’ın tanıdık yüzü oturuyordu.

“Nasılsın?” Claudine, Leyla’yı tepeden tırnağa süzerek gülümsedi.

Leyla bir an donup kaldı. Büyük bir hata yapmış bir çocuğunki gibi tanıdık bir suçluluk duygusu onu kıskıvrak yakaladı. Bu, geçen yaz Dük Herhardt ve Leydi’nin nişan töreni gününde hissettiği duygunun aynısıydı. İlk öpücüğünün Claudine’in nişanlısı tarafından çalınmış olması hatırası, ona her zaman kendini zavallı hissettiriyordu.

Dük’ün nazik sesi, yumuşak kahkahası ve sert, ateşli ellerinin dokunuşu zihninden geçti ama Claudine’in bakışları onu şimdiki zamana geri döndürdü.

Donup kalmış ellerini birbirine kenetleyen Leyla, her zaman yaptığı gibi kibar bir reveransla Claudine’i selamladı.

“Merhaba, Leydi Claudine.”


*.·:·.✧.·:·.*


Herhardt’ların akşam yemeği partisinin kusursuz bir şekilde sona ermesi kimse için sürpriz değildi. Her zaman zarafet ve asalet timsali olan partinin iki ev sahibi de gece boyunca bu çizgilerini korumuştu. Berg İmparatorluğu’nda Herhardt ismi ‘kusursuzluk’ sıfatını kazanmıştı. Herhardt’ların bir davetinde yaşanacak bir aksilik, sadece herkesin dizginlenemez merakını artırırdı.

Herkes oturma odasında sohbet etmeye geçtikten sonra Claudine, Elysee’ye nezaketle sordu. “Bir süreliğine serada yürüyüş yapmamızın bir sakıncası olur mu?” 

Odanın diğer tarafında Claudine’in bahsettiği kişiler duruyordu; nişanlısı ve kuzeni.

“Tabii ki, gidin bakalım.” dedi Elysee von Herhardt rızayla. “Siz gençlerin birlikte vakit geçirmeye ihtiyacı var.”

Elysee’nin imalı tonuyla birlikte, etrafındaki hanımlar sanki ritimle dans ediyormuşçasına hep bir ağızdan kahkahalara boğuldular.

Claudine oturma odasından çıktı, Matthias ve Riette de onu takip etti. Arkalarında gençlerin aşk ilişkileri hakkında dedikodu yapmaya başlayan hanımları bırakmışlardı.

“Ah, Dük Herhardt; Madam Norma, Arvis Düşesi olduğumda bu serayı genişletmem için bana izin verdi.” dedi Claudine. Işıltılı sesi karanlıktaki huzurlu seraya yayılıyordu.

“Anlıyorum.”

Matthias’ın dudakları hafif bir gülümsemeyle kıpırdadı.

“Sen ne düşünüyorsun?”

“Leydim ne arzu ederse ona uyarım.”

Claudine, Matthias’ın ne cevap vereceğini zaten biliyordu ama yine de hoş bir gülümsemeyle başını salladı. “Bunu dört gözle bekleyebilirsin. Bu görkemli serayı, Arvis’in Cenneti’ni gerçekten sevebileceğime güveniyorum.”

Claudine yollarda neşeli adımlarla yürüdü. Nişanlısı ona eşlik ediyor olsa da, konuşmalarının çoğu Riette etrafında dönüyordu.

“Efendim.”

Claudine, genişletilen serada hangi tropikal bitkileri yetiştireceğinden bahsetmeye yeni başlamıştı ki, bir hizmetçi Matthias’ı görmeye geldi. Birisi iş meselelerini görüşmek üzere onu çağırmıştı.

“Çabuk dön.” Claudine nişanlısının kolunu bırakırken gülümsedi. “Yürüyüşüme Riette ile devam edeceğim.”

“Sevgili Leydi Brandt için her seferinde Dük’ün yedeği olup çıkıyorum.”

Riette, söylenmesine rağmen kolunu istekle Claudine’e sundu.

Matthias ve hizmetçi oradan ayrıldıktan sonra, fıskiyeden akan suyun yumuşak sesi eşliğinde serada sadece Claudine ve Riette kaldı.

Yürüyüşlerine ve önceki tartışmalarına kaldıkları yerden devam ettiler. Claudine’in serayı genişletme hayali oldukça detaylıydı, hangi özel bitkileri ithal edeceğine ve bunların peyzajını nasıl yapacağına çoktan karar vermişti.

“Görünen o ki çoktan Düşes Herhardt olmuşsun bile. Arvis’e olan sevgin, nişanlına olan sevgini aşıyor.” diye tahminde bulundu Riette, genç kadının fikirlerini dinledikten sonra ona dönerek.

Claudine hiç utanmadan başını salladı. “Her iki durumda da sonuçta Herhardt’a olan sevgimi gösteriyorum.”

“Siz ikiniz gerçekten alemsiniz.”

Riette’in kahkahası bir yenilgi gibiydi.

“Matthias oldukça soğuktur, bununla başa çıkabilecek misin?”

“Ne demek istiyorsun?”

“Dük Herhardt kimseyi sevmez. Seni daha önce sevmedi, şimdi sevmiyor ve gelecekte de asla sevmeyecek.”

“Hangi prestijli soylu aşk için evlenir ki?”

“Yapanlar var! Eğer Leydi Brandt sadece benim karım olmayı kabul etseydi, bu kesinlikle gerçekleşirdi.”

Riette, her zamanki gibi ifadesini ve ses tonunu hafif ve sıradan tutuyordu. Claudine buna sadece bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“Riette, on yıldır annemle birlikte Arvis’e girip çıkıyorum.”

Claudine, Riette’e bakmak için döndü.

“Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?”

“Bu, on yıldır bu imparatorluğun aristokratlarının seni zaten Düşes Herhardt olarak hayal ettiği anlamına geliyor.”

“Doğru, Riette; seni işte bu yüzden seviyorum.”

Claudine yumuşak bir kahkaha attı ve elini tekrar Riette’in koluna koydu.

Riette sakince kuzenine eşlik etti. Aralarındaki o ince gerilim, sıradan sohbetleri ve kahkahaları geri döndüğünde kısa sürede kayboldu.

“Burasıyı genişlettikten sonra bir de tavus kuşu yetiştirmek istiyorum.”

Claudine seradaki kuşları gözlemlerken konuyu değiştirdi.

“Kuşsever bir çiftin doğuşu mu bu yoksa?” diye sordu Riette alaycı bir tavırla.

“Riette!”

“Kuş hâlâ orada bu arada. Dük’ün yatak odasında yaşayan o güzel küçük kuş.”

“Umursamıyorum. Dük Herhardt’ın en azından küçük zevkleri olmalı. Onun isteklerine saygı duymalıyız.”

“Umarım sadece bununla sınırlı kalır.”

“Endişelenmene değmez. Ne kadar güzel olursa olsun, bir kuşa Düşes unvanı veremezsin Riette.”

“Pekala, bu doğru.” Riette buna karşı çıkamadı. Matthias kanaryaya ne kadar düşkün olursa olsun, kuş sadece bir kuştu. “Bir kanaryanın ne kadar yaşadığını biliyor musun? Uzun bir ömrü var mı?” diye sordu.

Claudine başını yana eğdi. “Bilmiyorum ama umarım o gürültücü kuş çok uzun yaşamaz.”

“Az önce Dük’ün küçük zevklerine saygı duymamız gerektiğini söylememiş miydin?”

“Evet ama eğer o kuş ölürse, Dük Herhardt’ı eğlendirecek başka bir kuş olacaktır.”

“Claudine, sana ve Matthias’a gerçekten hayır dualarımı sunmak istiyorum.” Riette, Claudine’in yüzüne bakarken dalgınca güldü. “Siz ikiniz birbirinize o kadar mükemmel uyuyorsunuz ki.”

Riette, Matthias’ın küçük kuşu için kısa bir acıma hissetti. Zavallı kuş, bu birbirine çok yakışan çiftin etrafında çaresizce süzülmeye mahkumdu.

Claudine’in dudakları doğal bir gülümsemeyle kıvrıldı. Onun bu zalim ama güzel yüzünü gören Riette, aniden ağzından şu sözleri kaçırdı. “Değerli kuzenim için şu kuşla tanışmalı mıyım?”

“Böyle bir hobin olduğunu bilmiyordum.”

“Benim tarzım değil ama yine de güzel.”

“Kolay olmayacak.” Claudine çok eğleniyormuş gibi kıkırdadı. “O kuş güzel görünebilir ama bir prensesin gururuna sahip.”

“Hah. Kolayca pes edecek biri gibi mi görünüyorum?”

“Hayır... ama gerçekten merak ediyorum. O kibirli kuşla arkadaş olmayı başarabilecek misin?”

Claudine artık gülümsemiyordu; hatları, ay ışığını yansıtan pencere camları kadar soğuktu.

“Eğer başarılı olursan, sana seve seve bir tebrik hediyesi gönderirim.”

“Ne hediyesi?”

“Minnet ve sevgi yetmez mi?”

İkilinin arasındaki yoğun bakışma derinleşirken, gösterişli gülümsemeleri yok oldu.

“Kötü değil.”

Seranın kapısı açıldığında Riette hafifçe iç geçirdi ve ikili öne doğru yürüdü. Matthias dönmüştü.


*.·:·.✧.·:·.*


Ne haberci kuş ne de Leyla geri dönmüştü. Her şey, mektubu göndermeden önceki haliyle tıpatıp aynıydı.

Matthias, beyaz güvercinin bir zamanlar süzüldüğü gökyüzüne bakarak alaycı bir ses çıkardı. Soğuk, buruk ve öfkenin eşiğinde bir kahkaha attı.

“Şimdi gidebilirsin.”

Matthias, balkon kapısının önünde bekleyen hizmetçiye emrini verdi.

“O halde ayrılış vakti geldiğinde müştemilatın önünde bekliyor olacağım.”

Mark Evers nazikçe selam verip personelin geri kalanıyla birlikte oradan ayrıldı.

Kendi başına kalan Matthias, balkonunun altındaki huzurlu nehre bakarken zihninin uzaklara dalmasına izin verdi. Leyla’nın son zamanlarda bahçıvana yardım etmekle çok meşgul olduğuna inanıyordu. Ama artık... durum böyle değildi.

Saatini kontrol etmek için manşetini kaldıran Matthias, balkonda bir aşağı bir yukarı yürüdü. Öğleden sonraki randevusuna hâlâ vakit vardı. Ayrıca hafta sonuydu, bu yüzden Leyla Lewellin muhtemelen kulübesinde olmalıydı.

Böylece makul bir sonuca vardı ve hiç tereddüt etmeden planını uygulamaya karar verdi.

Matthias nehir kıyısından yürüyerek dökülmüş yapraklarla kaplı orman yoluna girdi.

İçi pişmanlıkla doluydu.

Bu duygu, sonbahar yapraklarının renginden daha koyu, sıcak ve yoğun bir şekilde tüm benliğini kaplıyordu.

'Onu ağlayana kadar incitmeliydim.'

Ancak çok geçmeden Leyla Lewellin’i buldu. Kulübenin çitlerinin yakınında çamaşır asıyordu. O kadar sakin ve rahat görünüyordu ki, Matthias geçen hafta boyunca huzursuzca beklediği için kendini aptal gibi hissetti.

Matthias hareketsiz durup onu gizlice izledi. Leyla, dikkati tamamen işinde, temiz nevresimleri asmaya devam ediyordu. Sola çekti, sağa çekti, bir kez daha asıldı ve ardından çarşafı asılacak kadar kuruyana dek iyice büktü.

Yüzündeki gururlu gülümseme, Matthias’ın şaşkınlığını daha da artırdı.

‘Ha... Şuna da bak hele.’

Son zamanlarda bu sözleri sık sık düşünürken buluyordu kendini. Sinir bozucu derecede sevimli ama bir o kadar da hırçındı, tuhaf tavırlarıyla onu her zaman eğlendiriyordu. Matthias, onun karşısında bu kadar silahsız kaldığı için kendine kızıyordu.

Matthias bir adım öne attığı anda Leyla arkasına döndü. Onu görür görmez vücudu bir direk gibi kaskatı kesildi. Şimdiye kadar Matthias onun bu hareketlerini çok sevimli bulmuştu ama artık bakış açısını değiştirmeye karar verdi.

Leyla aniden çark etti ve koşmaya başladı. Bahçenin ötesinde gözden kaybolduğunda, Matthias onun kendisinden kaçtığını anladı.

“Bu kadın...”

Bir hayalet görmüş gibi kaçışı Matthias’ı alaycı bir gülümsemeye sevk etti. Onu izlemek eğlenceliydi, kendisinden kaçabileceğine inanması ise daha da eğlenceliydi.

Şimdilik hislerini dizginledi. Gülmesi kesildiğinde, Matthias onu kovalamaya başladı.

Leyla bahçeden çıkıp Schulter Nehri’nin karşı ucundaki hasat tarlalarına doğru koştu. Matthias’ın adımları uzadıkça aralarındaki mesafe daraldı. Leyla korkuyla arkasına baktı ve tam o sırada... ayağı takıldı.

Sonunda nehir kıyısındaki bir salkım söğüt ağacının altında yakalandı. Leyla ona karşı direnmeye çalıştı ama Matthias omuzlarını sıkıca kavramış, kızı ağaç gövdesi ile kendi vücudu arasına hapsetmişti. Karışmış saçlarını sertçe tutarken elleri adeta yanıyordu.

Aşağı doğru baktığında, Matthias’ı gözü yaşlı bir Leyla karşıladı.

Gülümsedi.

“Nereye gidiyorsun, Leyla?”

(Çevirmen Notu: korku filmi izliyoruz sanki ya.)

Yorumlar