Cry, Even Better If You Beg - 45. Bölüm (Türkçe Novel)

“…O-O kişi öğretmenimizin babası mı?”
Küçük çocuk kekeleyerek sordu ve gergin bir tavırla gözlerini kırpıştırdı.
“Yalan! Hiç de öğretmenimize benzemiyor!”
Erkek çocuktan daha ufak tefek olan küçük bir kız mırıldandı. Leyla’nın arkasına saklanan diğer çocuklar da aynı tepkiyi verdiler: Bill Remmer önlerinde belirdiği anda hepsinin gözleri korkuyla fal taşı gibi açılmıştı.
Bill, onların bu pek de şaşırtıcı olmayan tepkisine karşı oldukça kayıtsızdı. Gürültücü çocuklardan hoşlanmazdı ama Leyla, Arvis ormanına bir günlüğüne pikniğe gelen çocuklara rehberlik etmesi için ona özellikle yalvarmıştı. Ancak Bill, bunun pek de kolay bir iş olmayacağını şimdiden hissediyordu.
“Çocuklar, Bill amca iyi biridir.”
Leyla gülümseyerek öğrencilerini teselli etti. Az önceki ürkek küçük kız, Bill dişlerini göstererek sırıtmaya çalışınca yeniden gözyaşlarına boğuldu.
“S*kt..! Bir şey yapmadım ki...”
“Amca!”
Leyla, Bill’in sert küfrünü hemen susturdu ve hıçkıran çocuğun önünde diz çöktü. Gülümsemekle kaşlarını çatmak arasında kalan Bill, bu minik yaratıklara sadece şaşkın bir yüzle bakabildi.
“Bill amca çok nazik biridir ve bugün bizi ormanda gezdirecek.”
Kollarındaki burnunu çeken çocuk ağlamayı kesti ve Leyla övgü dolu açıklamasını sürdürdü.
“Bill amca ile ormandaki çiçekleri ve ağaçları inceleyeceğiz. Eğlenceli olmaz mı?”
Çocuklar öğretmenlerinin sözlerine pek katılıyor gibi görünmeseler de, gönülsüzce hep bir ağızdan başlarını salladılar.
‘Ne mızmız tayfa ama!’
Bill başını kaşıdı ve yola öncülük etmeye başladı. Leyla ve çocuklar onu yakından takip ettiler.
“Düşününce... Seninle ilk tanıştığımda sanırım sen de bu çocuklarla aynı yaştaydın.”
Bill’in sert dudakları, geçmişten gelen bir anının zihnini istila etmesiyle yumuşadı.
“Ah, amca. Bu çocukların hepsi on yaşın altında.” diye karşı çıktı Leyla, kaşlarını çatarak. “Ben o sırada on bir yaşındaydım, on ikiye girmek üzereydim.”
Bill bunu şaka olsun diye söylemişti ama Leyla her zamanki gibi ciddiye aldı ve Arvis’e ilk geldiği gün yaptığı gibi yaşını vurgulayarak karşılık verdi.
“He... He... He...”
Bill o günü hatırlayarak kıkırdadı. ‘Küçük’ olarak nitelendirilmekten her zaman nefret eden o küçük kız, şimdi büyümüş ve dünya güzeli bir hanımefendi olmuştu.
*.·:·.✧.·:·.*
Matthias malikaneye döndüğünde saat biri biraz geçiyordu.
Araba malikanenin içinden geçerek nehir kıyısındaki müştemilata doğru ilerledi. Şoför ve yardımcısı başta bu beklenmedik emir karşısında şaşırmışlardı ama kırsal okul çocukları için piknik günü olduğunu hatırlayınca durumu hemen kavradılar. Bu tür hayır etkinlikleri esas olarak evin hanımının göreviydi ama Dük’ün katılımını engelleyecek bir sebep de yoktu.
Araba ormanın içinden nehir kıyısına doğru sürülürken, ağaçlardan süzülen parlak güneş ışığı çalılıklara vuruyordu. Kırmızı ve turuncunun tonlarıyla boyanmış ormanın ihtişamı ve parıldayan su pullarıyla ışıldayan tertemiz nehir, yolun her iki yanını çevreleyen doğal bir çit oluşturmuştu.
Arvis yılın her zamanı kartpostal gibi manzaralar sunardı ancak açık ara en görkemli güzelliği sonbahar mevsimindeydi.
Matthias, bir film sahnesi gibi akıp giden bu manzarayı tuhaf bir duyguyla izledi.
Onun bildiği Arvis, ya yemyeşil bir yaz ya da huzurlu, karlı bir kıştı. On iki yaşındaki baharda, babasının ölümünden sonra Dük unvanını miras almıştı. Ertesi yaz ise başkentteki bir okula kaydolmuştu. O günden sonra baharları ve sonbaharları Ratz’da, yazları ve kışları ise Carlsbar’da geçirerek hayatını iki şehir arasında bölmüştü.
“Dük Hazretleri, sonbaharı Carlsbar’da geçirmeyeli uzun zaman oldu, değil mi?”
Pencereden dışarıyı izleyen Matthias’ı gözlemleyen şoför, dikkatlice sordu.
“Evet, doğru.”
Matthias, on bir yaşındaki sonbahar anısını hatırlayarak hüzünlü bir tebessümle başını salladı. Çok uzun zaman geçmişti ama hayatı o günle bugün arasında pek de farklı görünmüyordu.
Doğumundan itibaren ailenin varisi olarak yetiştirilmiş ve babasının yerine Herhardt Dükü olması için eğitilmişti. Bu, önceden haritalandırılmış bir hayattı; sadece sıra planlanandan daha erken gelmişti. Ve aynı döngü, kendisi ve Claudine’in sahip olacağı gelecekteki Herhardt varisi için de geçerli olacaktı. Tıpkı babasınınkiyle paralel olan kendi hayatı gibi.
Matthias bakışlarını, alışık olmadığı sonbahar manzarasının sergilendiği araba camından çekti. Araba kısa süre sonra müştemilatın iskelesinde durdu. Şoför arka koltuğun kapısını açtığında, Matthias çocukların kahkahaları ve sohbetleriyle karşılandı.
Arabadan indikten sonra Matthias sesin geldiği yöne baktı. Bu sabah gördüğü küçük çocuklar nehir kıyısında neşeyle dolaşıyorlardı. Bahçıvan onları takip ediyordu ve... Leyla. Kızın ışıl ışıl gülümsemesi sonbahar güneşini andırıyordu.
Leyla başını çocuklardan tarafa çevirdiği anda göz göze geldiler. Üzerinde geniş dantel yakalı bir üst ve akçaağaç kırmızısı bir etek vardı. Öğretmen kıyafeti üzerinde harika duruyordu ama onunla ilgili geri kalan her şey hantaldı.
Matthias ceketinin önünü ilikledi ve sonbahar güneşine doğru yürüdü.
“Ah. O Dük Herhardt mı?”
Matthias’ın onlara doğru yaklaştığını gören üst sınıfların sınıf öğretmeni ve iki çocuk annesi Bayan Grever, şaşkınlıkla sordu.
“Aman Tanrım, onu ilk kez bu kadar yakından görüyorum! Gazetedeki fotoğraflarından bile daha yakışıklıymış!”
Leyla’nın cevap vermesine fırsat bırakmadan canlı bir tonla mırıldandı.
Bayan Grever’ın bu coşkulu tepkisi, Leyla’ya Dük Herhardt’ın o büyük itibarını bir kez daha hatırlattı. Vatandaşlar, yüzü sık sık dergilerde yer alan bu adama hayranlık ve saygı duyuyordu. Ama Leyla’nın gözünde Matthias Von Herhardt, bir psikopattan başka bir şey değildi.
“Bu arada Matmazel Lewellin...”
Matthias önlerinde durduğunda Bayan Grever tam konuşmak üzereydi.
“Merhaba, Dük Hazretleri.”
Çocuklarla uğraşmakla meşgul olan Bill, aceleyle onlara yaklaştı ve selam verdi; Bayan Grever da ona katıldı. Geçen hafta sonundaki küstah tavrı nedeniyle hâlâ kırgın olan Leyla, başını ancak gecikmeli olarak eğebildi.
‘Lanet olsun! O çiçek soğanlarını suratına fırlatmalıydım!’
O gün seradan eve berbat duygularla dönmüştü. Zamanı geri sarabilse bile böyle bir saygısızlığa asla cüret edemezdi, bu hayal kırıklığını dindirmek için kendine söylemesi gereken buydu.
“Bu kişiyi bana tanıştırır mısınız, Matmazel Lewellin?”
Leyla başını kaldırdığında Matthias ona nazikçe sordu. Centilmen, asil ve son derece kibar tavırları kızı hayrete düşürdü. Sanki tamamen farklı bir kişi gibiydi.
‘Başkalarının Dük Herhardt hakkındaki izlenimi her zaman böyle kalacak.’
Bu farkındalık onu hayrete düşürdü.
“Le... Leyla?”
Şaşkınlık içindeki Bill, onun sırtına hafifçe vurdu.
“Hı? Ah... Evet, Dük Hazretleri.”
Leyla hızla kendine geldi, ellerini göbeğinin altında birleştirerek kusursuz bir duruş sergiledi. Çiçek soğanlarını ona fırlatamadığı için öfkesine yenik düşmemeye kararlıydı. Dük'e, artık canı istediğinde rahatsız edebileceği bir orman çocuğu olmadığını, kendini yetiştirmiş saygın bir yetişkin olduğunu kanıtlamaya niyetliydi.
Leyla, profesyonel bir tavırla Bayan Grever’ı ona takdim etti. Ayrıca meraklı çocuklara, Dük Herhardt’ın kim olduğunu sabırla açıkladı. Çocukların ona olan hayranlığına, söylenenlerin çoğuna katılmasa bile eşlik etmeye karar verdi. Eğer onun ne kadar korkunç biri olduğuna dair gerçeği söyleseydi, hiçbir çocuğun duymaması gereken ağır kelimeler kullanması gerekirdi.
“Sonbahar pikniği yapmamıza izin verdiğiniz için çok teşekkür ederiz, Dük Hazretleri.”
Leyla, sergilediği bu ağırbaşlı performanstan gurur duyarak; omuzları dik, çenesi hafif yukarıda, güven dolu bir şekilde önünde durdu.
“Sayenizde çocuklar harika vakit geçiriyor.”
Öğretmenlik konumunun altını çizmek için ‘çocuklar’ kelimesine yumuşak bir vurgu yaptı.
“Öyle mi?”
Leyla konuşurken Matthias’ın dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı.
“Görünüşe bakılırsa asıl keyif alan Matmazel Lewellin gibi duruyor.”
“...Efendim?”
“...”
Matthias, kızın sorusu karşısında sessiz kaldı. Onun afallamış ifadesine kısık sesle gülmekle yetindi ve ardından çarpık kişiliğini maskeleyen o centilmen kimliğiyle Bayan Grever ve çocuklara veda etti.
Matthias, yardımcısı ve şoförüyle birlikte geri dönüp oradan ayrıldı. Leyla, nehir kıyısındaki müştemilata doğru giden adamların arkasından sessizce baktı. Bayan Grever ona cevabı verene kadar, Dük'ün ne demek istediğini bir türlü kavrayamamıştı.
“Şey... Matmazel Lewellin...”
“Evet!”
“Başınız...”
“Efendim?”
Bayan Grever, biraz mahcup bir ifadeyle kızın başının üstünü işaret etti.
“Başım mı? Başımda ne var ki...”
Leyla'nın şaşkın yüzü, başının üzerinde çiçeklerin ve otların yumuşak dokunuşunu hissettiği anda saniyeler içinde buruştu.
**Çiçekten bir taç!**
Başını bir çiçek tacı süslüyordu. En küçük ve en sevdiği öğrencisi Monica, Bill amcanın ona öğrettiği gibi yaban çiçeklerinden ördüğü tacı hocasının başına yerleştirivermişti.
Bayan Grever, ona daha önce söylemediği için kendini kötü hissetti. “Tam söyleyecektim ama Dük Herhardt aniden çıkageldi.”
Leyla kaskatı kesildi. Konuşamıyor, sadece gözlerini kırpıştırıyordu.
‘Yani ben başımda bununla yetişkin gibi davranmaya mı çalıştım?’
Vücudunu bir utanç dalgası sardı. Çocuklar orada olmasa, muhtemelen Bill amcanın sıkça kullandığı küfürleri haykırırdı.
“Bir şey olmaz öğretmenim.”
Leyla’ya tacı veren çocuk olan Monica, ona sevgiyle destek verdi.
“Çok güzel görünüyorsunuz! Tıpkı bir prenses gibi.”
Diğer çocuklar da Monica’ya katılarak hep bir ağızdan başlarını salladılar.
*Ha.. Ha.. Ha...*
Leyla artık Bill amcanın neden bu kadar çılgınca güldüğünü çok iyi biliyordu. Eğer bir insan utançtan ölebilecek olsaydı, bu güzel sonbahar gününde derin bir uykuya dalmaya razıydı.
“Utanacak bir şey yok.” Bill keyifle sırtını sıvazladı. “Sadece biraz mahcup edici bir durum, sonuçta suç işlemiş falan değilsin.”
Amcasının hiç de teselli etmeyen bu sözleri üzerine, Leyla’nın yanakları olgunlaşmış bir elma gibi kıpkırmızı oldu. Tam o sırada, aniden daha da şok edici ve kötü bir sınavla karşılaştı.
“Bay Remmer! Matmazel Lewellin!”
Az önce Dük ile birlikte ayrılan Mark Evers, yüzünde canlı bir gülümsemeyle geri dönmüştü.
“Dük Hazretleri, piknik yapan çocukları müştemilata davet etti. Herkesle birlikte çay içmek istiyor. Elbette iki öğretmen ve siz de davetlisiniz, Bay Remmer.”
“Vuaaaaaaaaa!”
Çocukların çılgınca tezahüratları ormanda yankılandı. Bayan Grever’ın ağzı açık kaldı, Bill de Dük’ün bu davetinden pek de rahatsız görünmüyordu.
Başkalarının heyecan dolu çığlıkları arasında Leyla, elini başındaki çiçek tacına götürerek boş gözlerle gökyüzüne baktı.
Utancın bir insanı öldüremeyeceğini biliyordu ama en azından onu bayıltması için dua etti.
Leyla içtenlikle yalvardı ama zihni, sonbahar gökyüzünün göz alıcı mavisi kadar berrak kalmaya devam ediyordu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder