Cry, Even Better If You Beg - 47. Bölüm (Türkçe Novel)

Nehrin karşı kıyısından beyaz bir güvercin süzülerek geldi.
“...Phoebe?”
Leyla inanmayarak soluğunu tuttu.
“Phoebe!”
Kuş balkonun parmaklıklarına konduğunda adı ağzından dökülüverdi. Bacaklarından birine kırmızı bir ip bağlanmıştı. Bu kesinlikle onun haberci kuşu Phoebe’ydi.
“Neden buraya uçtun?”
Phoebe’nin dinlendiği parmaklıklara doğru yürüdü.
Phoebe’nin mektup taşıyıcılık görevi, Kyle’ın gidişiyle sona ermişti. Bugünlerde kuş, onun en değerli evcil hayvanı haline gelmişti. Dük yükseklerde avlanmaya çıktığında Phoebe’yi her zaman kafese kapatırdı. Ancak diğer günlerde güvercin Arvis ormanında özgürce dolaşırdı.
“Buraya gelmemelisin. Burası...”
Leyla Dük’e doğru ihtiyatlı bir bakış fırlattı. Adamın bakışları çocukların teknesinden ona doğru döndüğünde göz göze geldiler.
“Phoebe mi?”
Adamın Phoebe’den bahsetmesi Leyla’yı irkiltti.
“Demek kuşun adı Phoebe?”
“Phoebe’yi tanıyor musunuz?”
“Şey...” Matthias başını yana eğdi. “Güvercine sorsana.”
“Efendim?”
“Kuşların aklından geçenleri anladığını iddia etmiyor muydun?”
“O...”
Leyla dudaklarını mühürledi, yüzünü ekşitmekten başka bir şey yapamadı. Matthias, ona karşı çıkamadığı için dudaklarını ısırdığını görünce oldukça tatmin olmuş hissetti.
Arkasını tamamen dönen Leyla, sanki birbirleriyle iletişim kurabiliyorlarmış gibi kuşuna birkaç kelime daha fısıldadı ancak Matthias, mırıldanmalarını duymasına gerek kalmadan kızın onunla alay ettiğinden emindi.
Phoebe nehrin diğer kıyısına doğru süzülmeye başladı. Kuş gözden kaybolduktan sonra Leyla, üzerinde büyük bir teyakkuz haliyle sandalyesine döndü. Konuşmaya karar vermeden önce Matthias’a biraz korkuyla baktı.
“Özür dilerim, Dük Hazretleri.”
Aniden konu dışı kelimeler döküldü ağzından.
“Müştemilatınıza pervasızca girip çıktığı için Phoebe adına özür dilerim.”
“Kuşun adına mı özür dileyeceksin?”
“Evet.” Leyla adamın alaycı tavrına rağmen ciddiyetle yanıtladı. “Buraya neden geldiğini bilmiyorum ama bir daha asla böyle bir şey olmayacağından emin olmak için onu eğiteceğim. Bu yüzden... bu yüzden... Dük Hazretleri.”
Terlemeye başlamıştı, korkusu sesinden okunuyordu.
“Lütfen... Lütfen Phoebe’yi vurmayın.”
Tüm şaşkınlığı ve merakı azalıp giderken, gözlerinin derinliklerinde sadece korku kalmıştı. Matthias sessizliğini korudu, ona bakarken dudaklarındaki çarpık gülümseme yavaşça soluyor gibiydi.
“...”
“Lütfen...”
Sessizlik uzadığında, kızın sesi derin bir çaresizlikle dolmuştu.
“Elbette Arvis’in sahibi olduğunuzu biliyorum ama Phoebe...”
Gururu incinse de Leyla yalvarmaya devam etti. Bir kez daha yalvarmaya hazırdı ama önlerinde beliren bir hizmetçi, titreyen dudaklarını birbirine bastırmasına neden oldu.
Hizmetçi, Matthias’a şirketin avukatından bir telefon geldiğini bildirdikten sonra Matthias balkondan ayrıldı. Leyla, pencereden bakarak gözlerini ondan neredeyse hiç ayırmadı. Zihni, adamın sayısız kuş katliamının dehşetiyle mühürlenmişti. Adam Phoebe’yi vurmayacağına dair söz vermedikçe rahatlayamazdı.
Matthias kısa süre sonra geri döndü.
Leyla artık eskisi gibi gözlerini kaçırmıyordu; aksine, ısrarlı bir şekilde ona bakıyordu.
“Dük Hazretleri, Phoebe...”
“Kuşunla ilgilenmiyorum.”
Matthias kızın can sıkıcı ricalarını kestirip attı. Leyla nefes nefese kaldı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Kaçmayan bir hedef. Sıkıcıdır.”
“Yani onu vurmayacak mısınız?”
Leyla’nın gözleri umut ve iyimserlikle daha parlak ışıldadı. Bu delici bakışlar Matthias’ı çileden çıkardı. Leyla Lewellin Arvis’e ayak bastığından beri, ilk kez bu kadar uzun süren bir göz teması kurmuşlardı.
“Sen ne dersin?”
Matthias bakışlarını kaçırmadan karşı soru sordu.
Aslında haberci kuşunu avlamak gibi bir niyeti hiç olmamıştı ama ona doğrudan bir cevap vermeye de pek gönüllü değildi. Onu ilk kez böyle görüyordu: Bir şey için yalvarmak amacıyla isteyerek ona sığınıyordu.
“Vurmayacağınızı düşünüyorum.”
“Neden?”
“Çünkü... Siz bir beyefendisiniz.”
'Pfft... Sadece işine geldiğinde bana beyefendi diyorsun.'
Matthias kızın aceleci ve küstah cevabına sinirli bir kahkaha attı. Leyla, endişe içinde aceleyle sözlerine ekleme yaptı.
“Sıkıcı hedefleri avlayacak biri olduğunuzu sanmıyorum.”
“Öyle mi?”
“Evet.” Leyla, övgüsüne eşlik ederek başını salladı. “Siz Carlsbar’ın en iyi nişancısı ve en büyük beyefendisi olarak tanınıyorsunuz, Phoebe’yi vurmayacağınıza eminim.”
Konuşurken kıvranışını izleyen Matthias, aniden kahkahalara boğuldu. Arkasındaki hizmetçiler birbirlerine şaşkın bakışlar fırlattı; özellikle uzun süredir asistanlığını yapan Mark Evers, balkondakiler arasında en çok afallayan kişiydi.
Bunun sebebi Dük Herhardt’ın hiç gülmemesi değildi. Ancak onun ‘yakın çevresindekiler’, Dük’ün o nazik gülüşlerinin çoğunlukla başkalarına karşı sergilediği bir nezaket gösterisi olduğunu bilirlerdi. Mark Evers’ın hafızası onu yanıltmıyorsa, Dük çocukken bile nadiren böyle içten ve keyifli gülerdi.
Akıntıya kapılıp giden tekneler şimdi pruvalarını müştemilata doğru kırmıştı. Çocukların heyecanlı kahkahaları ve sohbetleri, Dük’ün kıkırtısına karışıyordu.
Leyla kesin bir cevap almak için can atıyor gibiydi ama Matthias sessiz kalmaya devam etti. Panik içinde defalarca dudaklarını ıslatan kızı sadece izlemekle yetindi. Sonunda ilk konuşan yine Leyla oldu.
“Şey... Dük Hazretleri?”
Hem sesi hem de bakışları titriyordu ama bu kez korkudan değildi. Matthias, kızın beklentiyle kızarmış yanaklarının oldukça çekici olduğunu düşündü. Bakışları ve narin duruşu, adamın yüzündeki en ufak ifadeyi veya vücut dilindeki en küçük değişimi bile kaçırmak istemediğini anlatıyordu.
Matthias cevap verme konusundaki fikrini değiştirdi ve zili çaldı. Ev personelinden biri emri üzerine oturma odasına daldı ve bir kül tablası ile bir paket sigara getirdi.
“Dük Hazretleri..?”
Leyla onu zorladı. Bir cevaba ihtiyacı vardı.
Phoebe, henüz bir yavruyken yetiştirmeye başladığı bir kuştu. Her şeyin ötesinde o kuş, Kyle ile birlikte geçirdikleri güzel zamanların bir sembolü gibiydi. O günler asla geri dönmeyecek olsa bile Phoebe’yi kaybetmeyi hiç istemiyordu.
Matthias gümüş tabakasından bir sigara çıkarıp yaktı. İnce duman tabakası, aralarındaki kasıtlı sessizliğin ortasında yavaşça süzüldü. Beyaz puf bulutu kızın yüzünde oyunlar oynadı. Matthias, kendisine sadece yalvararak bakan bu kızın görüntüsünden nefret etmiyordu. Aslında bu anın sonsuza dek sürmesi ne kadar güzel olurdu diye düşündü, oldukça acınası bir şekilde.
‘Pekala, şimdilik bu kadar yeter.’
Matthias sonunda çenesini hafifçe aşağı yukarı salladığında, Leyla’nın gözleri parladı.
“Phoebe... Gerçekten Phoebe’yi vurmayacaksınız, değil mi?”
Sorgulaması oldukça ısrarcıydı.
Matthias yana döndü ve sigarasının külünü silkeledi. Bu jesti pürdikkat izleyen Leyla, onun ne demek istediğini kavradı ve adamı daha fazla darlamadan geri çekildi.
Onun sözüne tam olarak güvenmesi zordu ama balkonda dinleyen diğer hizmetçilerin varlığı, Matthias’ın bu kadar şahit varken sözünü tutacağına dair bir umut veriyordu. Matthias von Herhardt hakkında pek bir şey bilmiyordu ya da umursamıyordu ama ona karşı içten gelen bir güven hissetmişti.
Leyla sonunda rahat bir nefes alabildi ve korkuluklardan dışarıya, nehrin ötesine baktı. Akan nehrin huzuru, sonbahar yapraklarıyla bezeli ormanın gölgesini yansıtıyordu.
Dudaklarına bir gülümseme yayıldı. Hem Phoebe’yi hem de değerli anılarını korumayı başarmıştı.
Rahatlaması arttıkça gülümsemesi daha da aydınlandı.
Matthias’ın gözleri, kızın bu tuhaf ifadesi karşısında kısıldı. ‘Bir güvercinin güvenliğini garanti altına almanın ne anlamı var?’
Onu anlayamıyordu ama gözlerini de yüzünden çekemiyordu.
Uzun parmakları arasında tuttuğu sigara yavaşça yanıyordu. Dumanın içinde tanımlanamayan bir rahatsızlık ve endişe yükseliyordu. Hem tokluk hem de açlık, onu ele geçirmek için birbirleriyle savaşıyordu. Hissettiği bu huzursuz ve tuhaf duygu, tüm dünyayı boyayan mevsimin canlı renkleri kadar belirgindi. Ve sabah gözlerini açtığında hatırladığı dün geceki rüya kadar belirsizdi.
Matthias elindeki sigarayı kül tablasına fırlattı. Belki de keyif almadığı bir sigarayı içtiği için susamıştı ama bir bardak su içmek yerine yeni bir sigara çıkardı. Yanmamış sigaranın parmakları arasında gevşekçe duran ucu, rüzgarla birlikte hafifçe sarsıldı.
Leyla, bakışlarını üzerinde hissedince başını çevirdi. Işıldayan yüzünde hâlâ bir gülümseme vardı; öfke, korku, utanç veya gözyaşlarının asla yapamayacağı kadar canlı bir duygu parlıyordu orada.
Matthias bu duygunun ne olduğunu düşünürken, Leyla alelacele gülümsemesini yüzünden sildi. Bakışlarını kaçırdı ve derin bir reverans yaptı. Sadece parmak uçlarına bakıyordu ama Matthias bu hareketi karşısında kendini oldukça aşağılanmış hissetti.
Aşağılanma.
Leyla Lewellin, ona artık adından emin olduğu bu duyguyu öğretmişti.
‘Şu haline bak Leyla.’
Matthias farkında olmadan boş bir kahkaha attı.
‘Amacına ulaştığına göre beni yine görmezden mi geliyorsun?’
Leyla Lewellin'in bu kadar kurnazca davranabileceğini hiç bilmezdi. Tavrı saftı ama bir o kadar da sevimliydi. Yine de, bu ani ruh hali değişimleri Matthias'ı gerçekten huzursuz etmişti.
Matthias, henüz yakmadığı sigarasını parmakları arasında ezdi ve tekrar kül tablasına fırlattı. O güneş ışığını andıran neşe kaybolduğunda, teras karanlık bir gölgeye bürünmüştü.
Bu kasvetli yer... Hiç hoşuna gitmemişti.
*.·:·.✧.·:·.*
Sonbahar pikniği, çocukların okula götürülüp oradan da güvenli bir şekilde evlerine dönmesiyle sona erdi.
Leyla, tüm günün yorgunluğunun vücuduna çöktüğünü hissetti. Kasları boşalmış, uykusu gelmişti ama çocuklarla yaptığı bu ilk piknikten dolayı mutluydu. İronik bir şekilde, en çok endişelendiği kişi olan Dük Herhardt, sonbahar pikniğinin başarısındaki kilit faktör olmuştu.
“Sanırım önümüzdeki günlerde Leydi Brandt dünyada en çok kıskanılan kadın olacak.” dedi Bayan Grever, Leyla’nın yanında yürürken iç çekerek. “Hem o yakışıklı beyefendiye hem de tüm Arvis’e sahip olacak. Dünya bazen gerçekten çok adaletsiz. Ne zaman evleneceklerini biliyor musun?”
“Gelecek yaz civarı olduğunu duymuştum.”
“Tüm imparatorluğu ayağa kaldıracak görkemli bir düğün olacak. Ah, ona gerçekten imreniyorum.”
Leyla, Bayan Grever’ın bu abartılı hayranlığına sadece ölçülü bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Şehir merkezindeki bir kavşakta yolları ayrıldı. Leyla, kollarını dolduran market alışverişini yaptıktan sonra Arvis’e döndü. Ona bu büyük yardımı dokunan Bill Amca için harika bir akşam yemeği hazırlayacaktı.
‘Amcamın en sevdiği yemeklerden bol bol yapacağım.’
Sabırsızlık adımlarını hızlandırdı. Arvis’e çıkan yola girdiğinde tempoyu iyice artırdı. Ancak karşı yönden gelen orta yaşlı bir hanımı gördüğünde, ayakları aniden yolun ortasında çakılıp kaldı. O kadın da Leyla’yı gördüğü an durmuştu.
Gözleri Kyle’ı anımsatan o kişi... **Bayan Etman.**
Leyla’nın alışveriş poşetlerini tutan elleri bembeyaz kesildi.
‘Ne yapmalıyım?’
Ne kadar düşünürse düşünsün, kadının karşısında öylece donup kalmıştı. Yanından bir yabancı gibi geçip gitmek tuhaftı ama selam vermek ondan da tuhaf hissettiriyordu.
Büyük bir tereddütten sonra Leyla, tek kelime etmeden başıyla hafifçe selam verdi; Bayan Etman da sessiz bir baş selamıyla karşılık verdi.
Ancak tam bu boğucu an sona ermek üzereyken, Bayan Etman ağzını açtı.
“Leyla.”
Leyla şok içinde arkasına döndü.
“İşler bu noktaya geldi ama gerçekten pişman değilim.”
Bayan Etman, Leyla’nın önünde durarak içini çekti. Gözlerinde ne bir düşmanlık ne de suçluluk vardı, bakışları bir grup kuru yaprak kadar cansızdı.
“İtibarım yerle bir olsa ve Kyle ile aram açılsa bile, yine de senin evliliğine engel oldum ya... Bana bu yeter.”
“...”
Belki de Bayan Etman’ın tonu düşmanca olsaydı, Leyla kendini çok daha iyi hissederdi.
Bayan Etman’ın yorgun bir sesle, sakince dile getirdiği her bir kelime; bir cam kırığı gibi Leyla’nın kalbine saplanıyordu.
Söyleyeceklerini bitirdikten sonra Bayan Etman yürümeye başladı ve yanından geçti. Uzakta şaşkın bir yüzle duran kahyası da onu takip etti.
Leyla, kendisine teselli ve acıma dolu bir bakış atan kahyaya sessiz bir selam verdikten sonra yoluna devam etti.
Önce cesur ve geniş adımlarla yürüdü, sonra zembereği boşalmış bir oyuncak gibi durdu.
Yerdeki iki ayağına bakıp elini uzattı ve derin bir nefes aldı.
‘Ben gerçekten bir insan mıyım?’
Zihnine keskin bir utanç duygusu sızdı.
Leyla yavaşça kapalı gözlerini açtı ve Bill amcanın onu beklediği kulübeye doğru yürümeye başladı.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder