Cry, Even Better If You Beg - 10. Bölüm (Türkçe Novel)

predatory-marriage

 ✧ Sana Yalvardığımı mı Sanıyorsun? ✧


“Bay Remmer nerede?”

Dük, Leyla'ya sordu.

“Amcam şehir merkezine gitti. Önemli bir durum mu vardı?”

Leyla, dudaklarındaki bisküvi kırıntılarını temizledikten sonra hızlıca cevap verdi.

Dük Herhardt kısa bir baş selamıyla bakışlarını Kyle’a çevirdi.

Kyle’ın gözlerinin içine baktığında, dudakları nazik bir gülümsemeyle kıvrıldı. Kyle çok geçmeden omuzlarındaki gerginliği bırakarak rahatladı.

Büyükannesinin sağlığıyla bu kadar yakından ilgilendiği için Kyle’ın babasına takdirlerini ve selamlarını ilettikten sonra, dük tekrar Leyla’ya döndü. “Matmazel Lewellin, gülleri Bay Bill’in adına siz getirebilirsiniz, değil mi?”

Yumuşak bir sesle konuştu. Dudaklarındaki gülümseme kaybolmuştu.

“Güller mi? Bahçedeki güllerden mi bahsediyorsunuz?”

“Sadece birkaç gülü ölçülü bir şekilde kesin ve onları müştemilatıma getirin.”

Dük, Leyla’ya cevap vermesi için bir şans bile tanımadan, hafif bir baş selamıyla arkasını döndü.

Leyla, her yerine bisküvi kırıntıları dökülmüş olan bluzuna ve eteğine bakarak çaresizce kaşlarını çattı.

Üzerindeki kirleri temizleyebilirdi ama zihnindeki o utanç duygusunu söküp atamıyordu. Leyla’nın dudaklarını defalarca ovuşturmasını izleyen Kyle, sadece kıkırdamakla yetindi.

“Bırak artık. Kıyafetlerinde hiç kırıntı kalmadı.”

“Neden aniden öylece ortaya çıkıverdi ki?”

“Neden bu kadar utandın? Dükün hayatında hiç atıştırmalık yemediğini mi sanıyorsun?”

“Ama...” Leyla farkında olmadan ağzını tekrar sildi.

“Benim yanımda her zaman dağınık bir şekilde yemene rağmen neden bunu bu kadar önemsiyorsun?”

“Sen benim arkadaşımsın.”

“Dük Herhardt ise bir yabancı. Bu yüzden onu arkadaşından daha fazla önemsemene gerek yok.”

“Doğru ama... Bilmiyorum. Sadece rahatsız hissettim.” Leyla kaşlarını çattı.

“Neden? Bir şey mi oldu?”

“Hayır, ondan değil ama... Ne zaman ona yaklaşsam kendimi çok huzursuz ve boğulmuş hissediyorum. Bundan gerçekten hoşlanmıyorum.”

“Peki, benim hakkımda ne hissediyorsun? Rahat ve iyiyim, değil mi?”

Sesi beklenti dolu bir tınıya bürünmüştü.

Leyla sırıttı ve şapkasını başına taktı. “Elbette Sinyor Etman.”

İstediği cevabı alan Kyle’ın yüzü aydınlandı.

“Beklediğim gibi. Biliyordum. Ah, şu getir götür işinde sana yardım edeyim mi?”

“Hayır, büyütülecek bir şey değil. Sen artık eve gitmelisin.”

“O zaman burada bekleyeceğim.”

“Gerek yok, baban yine burada vakit geçirdiğini öğrenirse çok kızar. Seninle birlikte azarlanmak istemiyorum. Derslerine odaklanmalısın.”

Kyle, Leyla’nın mantıklı argümanı karşısında yerinde huzursuzca kıpırdandı. Karşı çıkmak istese de yapamadı. Ardından Dük’ün gözden kaybolduğu yöne doğru dikkatli bir bakış fırlattı.

‘Muhtemelen bugünlerde fazla hassas davranıyorum.’

Orada olan sadece Dük Herhardt’tı. Yakında nişanını halka duyuracak olan kusursuz aristokrat.

‘Ama...’

“Leyla!”

Kyle, onu durdurmaya çalışarak seslendi. Her nedense, Dük Herhardt ve Leyla'nın baş başa kalacak olması onu biraz endişelendiriyordu. Leyla, elinde bir makas ve bir sepetle verandadan inip veda etmeden hemen önce duraksadı.

“Yarın görüşürüz Kyle!”

'Lütfen gitme.'

Söylemek istediği kelimeleri yutkunarak geriye iten Kyle, sadece el sallamakla yetindi.

'O Dük Herhardt. Kötü bir şey olmaz.'

Kyle, yolun karşı tarafına geçen Leyla’nın arkasından bakarken bu sözleri bir büyü gibi tekrarlayıp duruyordu.


*.·:·.✧.·:·.*


“Yeniden yap.”

Matthias aniden sessizliği bozdu.

Birkaç kez gözlerini kırpıştıran Leyla, bu sözlerin kendisine yönelik olduğunu fark etti. Ciğerlerinde hapsolmuş gibi hissettiren nefesiyle birlikte, yüzünü ona doğru döndü.

Matthias, kâhyanın karşısında, pencerenin yanındaki koltukta oturuyordu. Masanın üzerine yığılmış belgeleri incelemekle meşguldü.

“Gösterişli olmayan renklerle.”

Matthias, gözlerini elindeki kağıtlardan ayırmadan yavaşça konuştu.

“Tekrar.”

Leyla’ya baktığında dudakları alaycı, tuhaf bir gülümsemeyle kıvrıldı.

Leyla, biriken öfkesiyle başa çıkmak için yumruklarını sıkıca sıktı. Onun “ölçülü bir şekilde” kesmesini emrettiği güller, asıl sorunun kaynağı haline gelmişti.

Leyla çiçekleri yeniden düzenlerken, Matthias’ın gözleri ifadesiz bir hal aldı. Kâhya Hessen raporunu sunmaya devam ederken Matthias da ona kısa talimatlarla karşılık verdi. Odanın içindeki o huzursuz ayak işi kızının varlığı tamamen silinmiş gibiydi.

'Bill amca için.'

Bu sihirli sözleri içinden tekrarlayan Leyla, nehir kıyısındaki müştemilattan sessizce ayrılıp bahçeye yöneldi.

'Yazın ortasında, saat öğleden sonra ikide bir insana eziyet eden bu adam, bir centilmen olarak tanınıyor.'

Adamın bu hiç uymayan itibarına duyduğu memnuniyetsizliği içinden yüksek sesle dile getiriyordu.

Malikane işlerine pek ilgi duymasa da Leyla, nehrin yanı sıra bu ayrı müştemilatın da Dük Herhardt’a ait olduğunun gayet farkındaydı. Özel müştemilatına pek misafir kabul etmezdi, içeri girip çıkan hizmetlilerin sayısı da sadece birkaç kişiyle sınırlıydı.

Leyla başlangıçta, dükün gülleri Claudine için sergilemek istediğini varsaymıştı. Claudine onunla evlenecekti, bu yüzden müştemilatı onun da kullanmaya başlamış olma ihtimali vardı.

Claudine’in renkli çiçeklere olan sevgisini bildiği için Leyla, gösterişli renklerdeki gülleri kesip getirmişti ancak dük tarafından reddedilmişti.

Ormandan çıktığında, gölgesiz bahçe görüş alanına girdi. Kararlı bir adım attı ve gülleri bir kez daha büyük bir özenle kesti. Dükün stresli taleplerini karşılamak için bu sefer kendi sevdiği renklerden, daha yumuşak tonlardaki gülleri seçmeye karar verdi.

Elinin altında gül dolu bir sepetle, yaz öğleden sonrasının kavurucu sıcağı altında müştemilata geri döndü.

‘Lanet olsun, neden en başından hangi rengi istediğini söylemedi ki?’

Zihnindeki kelimeleri dışarı vurmak yerine öfkesini yerdeki taşları tekmeleyerek çıkardı.

‘Ondan nefret ediyorum.’

Leyla’nın ona asla açıkça söyleyemeyeceği o küfürlü sözler, kasten tekmelediği taşlarla birlikte geride kaldı.


*.·:·.✧.·:·.*


Leyla, kavurucu güneşten başı dönmeye başladığı sırada müştemilatın önüne vardı. İskelenin yanındaki o huzurlu bina, sanki nehrin üzerinde yarı yüzer vaziyetteymiş gibi görünecek şekilde tasarlanmıştı.

Birinci katta bir kayık damı ile basit atıştırmalıkların ve içeceklerin bulunduğu bir mutfak vardı. Dinlenebileceği ve yemek yiyebileceği oturma alanı, yatak odası ve yemek salonu ise ikinci katta yer alıyordu.

Leyla, elinde gül sepetiyle doğrudan ikinci kata çıkan dış merdivenleri tırmanırken müştemilattan çıkmakta olan kâhya ve orta yaşlı bir temizlikçiyle karşılaştı. Onlara veda ettikten sonra kabul odasına yöneldi. Matthias hâlâ sandalyesinde, gözleri kapalı ve başı arkaya yaslanmış bir halde oturuyordu.

‘Uyanmasını mı beklemeliyim?’

Leyla tam bunu düşünürken Matthias aniden gözlerini açtı. Dağılmış saçları alnını çevrelemiş, hafifçe üzerini örtmüştü.

“Efendim, size yeni gülleri getirdim.”

Leyla gül dolu sepetini hafifçe kaldırdı.

Matthias ağzını açmadı, sadece önündeki viski bardağına dik dik baktı. Binici ceketini çıkarmış ve gömleğinin birkaç düğmesini açmıştı. Şu anki hali onu her zamankinden çok daha savunmasız ve bitkin gösteriyordu.

“Tekrar.. geri mi gitmeliyim?”

Leyla titreyen sesiyle dikkatlice sordu. Eğer dük onu tekrar bahçeye gönderirse gerçekten o gülleri yüzüne fırlatmak istiyordu.

“Git desem gidecek misin?”

Matthias ona soruyla karşılık verdi. Sesinde hafif bir uyku sersemliği vardı.

“Eğer yine bir hata yaptıysam giderim ama lütfen bu kez hangi renk gülleri istediğinizi bana bildirin.”

'Evet, efendim.' —Aslında söylemek istediği cevap buydu ama ağzından başka bir şey çıkıvermişti.

Sandalyesinin arkasına iyice yaslanmış olan Matthias duruşunu düzeltti ve dik oturdu.

“Otur.”

Matthias gözleriyle masanın diğer tarafındaki sandalyeyi işaret etti.

“Hayır, eğer efendimiz memnun kaldıysa, ben artık...”

“Matmazel Lewellin, eğer gülleri getirdiyseniz onları vazoya yerleştirmek de sizin işiniz değil mi?”

“Ama efendim, çiçek düzenleme konusunda pek iyi değilimdir.”

“O halde bunu benim yapmamı mı bekliyorsun?”

Matthias gözlerini ona çevirmeden önce odada kısa bir bakış gezdirdi.

Leyla bu küçük hareketin ne anlama geldiğini anlamakta hiç zorlanmadı. Bu ayrı binada sadece ikisi kalmıştı. Bu yüzden kendine güvenmediği bir işi yapmaktan başka seçeneği yoktu.

Leyla biraz tereddüt ederek bir adım öne çıktı. Dükün tam karşısındaki koltuk onun için fazla zorlayıcı olduğundan, nehre bakan pencerenin önündeki ahşap tabureye dikkatlice oturdu.

Leyla gülleri budamaya başladığında, Matthias masanın etrafına saçılmış belge yığınlarına döndü. Taze çiçek saplarını kesen makasın sesi ve kağıtların hışırtısı, sessiz odanın havasında kaybolup gidiyordu.

İncelediği son belgeyi de imzaladıktan sonra Matthias, aniden malikanedeki yatak odasında yaşayan kuşu hatırladı.

Bakıcının sözleri—kanaryaların evcilleştirilmesinin zor olduğu—yanlış çıkmıştı. Yatak odasındaki kanarya ona karşı uysaldı ve parmağına tünediğinde şevkle şarkı söylüyordu.

Parmağının üzerinde kanat çırpan kuş, sanki gününü anlatıyormuş gibi hafifçe cıvıldıyordu. Matthias, bu kadar küçük bir kuşun nasıl bu kadar güzel şarkı söyleyebildiğine hayret ederek uzun süre ona bakmıştı.

Matthias kağıtlarını ayıklamakla meşgulken, Leyla sessizce banyoya gidip vazoyu suyla doldurdu.


***


“Beğendiniz mi?”

Leyla, içi gül dolu vazoyu ona doğru getirirken tereddütle sordu.

Tam bir fiyasko olduğu belli olan çiçek düzenlemesine bir kez bakması bile, az önceki sözlerinin doğruluğunu hemen kanıtlamıştı.

“Berbat olmuş.”

Matthias’ın ses tonu küçümseyici değildi ama biraz düzdü.

Leyla şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve utançtan yüzü kıpkırmızı oldu. “Özür dilerim. Becerikli bir hizmetçi çağırayım.”

“Otur.”

“Efendim?”

“Otur, Leyla.”

Matthias sesini alçalttıkça odanın atmosferi daha da huzursuz edici bir hal aldı. Parmakları, tam karşısındaki kanepeyi işaret ediyordu.

Leyla, o felaket gül vazosunu yanındaki konsol masasının üzerine bıraktıktan sonra dükün gösterdiği yere kaskatı bir şekilde oturdu.

Matthias ardından odağını, kanepenin yanındaki sehpada duran ve gümüş bir kapakla örtülmüş olan tabağa çevirdi.

“Ye.”

Leyla, kubbe şeklindeki kapağı beceriksizce açtı; içeride tek kişilik hazırlanmış sandviçler ve bir bardak limonata vardı.

Matthias gözlerini şaşkınlık içindeki Leyla’dan ayırmadı. Kız karnını bu ikramlarla doyurduktan sonra, emeğinin karşılığı olarak ona yeterli miktarda ödeme yapmayı planlıyordu. İşinin sonucu en iyi ihtimalle kötüydü ama bunu yapmak için muazzam bir zaman ve çaba harcamıştı.

“Teşekkür ederim efendim. Ama ben iyiyim.”

Leyla titreyen elleriyle kapağı kapatıp tabağı örttü. Daha önce Kyle’ın yanında ışıl ışıl parlayan ifadesi, şimdi yerini huzursuz bir gerginliğe bırakmıştı.

“Eğer yapmamı istediğiniz başka bir şey yoksa, müsaadenizle ayrılmak istiyorum...”

“Leyla.”

Leyla donakaldı, gözleri ağır çekimdeymiş gibi kırpıştı. Matthias’ın sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü.

Önündeki buzlu viskiden bir yudum aldı. Kristal bardağın yüzeyindeki su damlacıkları, uzun ve zarif parmaklarından aşağı usulca süzüldü.

“Söylediklerim sana yalvarıyormuşum gibi mi geliyor?”

Matthias, soğuk viskiyle ıslanıp kızarmış dudaklarıyla alaycı bir şekilde güldü.

Yorumlar