Cry, Even Better If You Beg - 1. Bölüm (Türkçe Novel)

Emanet Kız
Küçük kız, malikaneye baharın ilk demlerinde bir posta arabasıyla geldi.
Bill Remmer, bahçede canla başla gül tohumlarını ekmekle meşgulken vakit akşamüzerine dönüyordu.
"Bay Bill Remmer siz misiniz?"
Çocuk, kulağa bir garip gelen, pürüzsüz ama yabancı bir aksanla usulca sordu. Bill Remmer, yüzünde saf bir şaşkınlıkla öylece kalakaldı.
"He, benim. Bill Remmer."
Bill, üstündeki başındaki toprağı silkelediği elleriyle hasır şapkasını çıkardı. Geniş siperliğin gölgesinde saklanan yanık yüzü ortaya çıkınca çocuk yutkunmadan edemedi. Bill için bu tepki yeni bir şey değildi; onun bu yontulmamış, sert yüzünü ilk kez gören herkes aynı duraksamayı yaşardı.
"Sen kimin nesisin?" Bill, kaşlarını çatınca yüzü daha da korkutucu bir hal aldı.
"Merhaba Bill Amca. Ben Leyla Lewellin. Lovita’dan geldim."
Çocuk tane tane ve yavaşça konuştu. Lovita... Bill o zaman aksanındaki o değişikliğin sebebini anladı.
"Sınırı geçip Berg İmparatorluğu’na, buraya kadar tek başına mı geldin yani?"
"Evet. Trenle geldim."
Çocuk, duruşunu dikleştirmeye çalışarak mahcupça gülümsedi. O sırada kızı getiren postacı arkadan yaklaştı.
"Ah, nihayet buluştunuz Bay Remmer."
"Tam vaktinde geldin. Kim bu çocuk, niye getirdin buraya?"
"İstasyonun önünde valiziyle tek başına yürüyordu. Nereye gittiğini sorunca Herhardt ailesinin bahçıvanı Bill Remmer’ı aradığını söyledi. Benim de yolum buraya düşmüşken getireyim dedim."
Postacı gülümseyerek Bill’e bir zarf uzattı. Komşu ülke Lovita’da yaşayan uzak bir akrabadan gelen bir mektuptu bu. Bill zarfı hırsla yırtıp açtı. Mektupta, yetim kalan bir çocuğun hikayesi anlatılıyordu. Akrabalar bakmış ama artık "durumları elvermediği" için kızı kapının önüne koymuşlardı.
Çocuğun adı Leyla Lewellin idi. Karşısında duran bu çelimsiz kız, mektuptaki o talihsiz yetimdi.
"Allah’ın cezaları! Haberi de ne çabuk verdiler böyle..."
Bill’in şaşkınlıktan nefesi kesildi. Lovita’da bu yetime sahip çıkacak kimse kalmamış, en son çare "uzak akraba" diye Bill Remmer’ın kapısına dayanmışlardı. Mektuba bir de not düşmüşlerdi "Eğer durumun müsait değilse yetimhaneye bırakabilirsin." diye.
Bill elindeki kağıdı buruşturup yere fırlattı. "Cehennemin dibine gidin be! Küçücük kızı buralara tek başına nasıl salarsınız?"
Durumun vehametini anladıkça Bill’in yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Çocuk resmen bir oyuncak gibi elden ele gezmiş; istenmeyince de hiç tanımadığı bir akrabanın adresine, yabancı bir memlekete postalanmıştı.
"Afedersiniz Bill Amca, o kadar da küçük değilim."
Bill’i sessizce izleyen küçük kız birden söze girdi. "İki hafta sonra on iki yaşıma gireceğim."
Bill, kızın bu olgun konuşma tarzına hafifçe sırıttı. Yaşına göre küçük duruyordu ama en azından kendini ifade edebilmesi içini bir nebze rahatlattı. Postacı gittikten sonra bahçede iki yabancı baş başa kaldılar. Bill ellerini başının arasına alıp Tanrı’ya dua etti.
Dışarısı serin olmasına rağmen kızın üzerinde incecik bir hırka vardı. Bir deri bir kemikti garibim. Bill’in tek görebildiği, o lime yeşili gözler ve altın sarısı saçlardı.
Bill kendi kendine kararını verdi: *Ben bu çocuğa bakamam.*
Ama tek çaresi onu yetimhaneye bırakmaktı ki bu fikir onu çileden çıkarıyordu. Akrabalarına bir kez daha sövdü. Küçük kız ürkerek dudaklarını kemirmeye başladı.
"Düş peşime." dedi Bill kafasını sallayarak. "Hele bir karnımızı doyuralım da sonrasına bakarız."
---
"Hepsi bu mu? Bu kadar mı yiyorsun?"
Bill, kızın elindeki küçük tabağa kaşlarını çatarak baktı.
"Evet, ben az yerim."
"Evlat, ben az yiyen çocuğu sevmem."
Masanın lambası, kızın sıvanmış kazağının altından çıkan incecik bileğini aydınlatıyordu.
"İnek gibi ne bulursan yemen lazım senin."
Bill’in yüzü iyice sertleşti. Leyla şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp tabağına bir parça et ve ekmek daha koydu, aceleyle atıştırmaya başladı.
"İnek gibi yiyemem amca ama aslında iştahım yerindedir." dedi dudaklarındaki ekmek kırıntılarıyla gülümseyerek.
"He, belli oluyor." dedi Bill viskisini doldururken. "Korkmuyor musun benden?" diye sordu, onu korkutmak ister gibi yüzünü ekşiterek.
Ama Leyla gözlerini ayırmadan ona baktı. "Hiç de bile. Bana bağırmıyorsun, önüme de bir sürü güzel yemek koydun. Bence sen iyi bir insansın."
'Bu çocuk neler çekmiş be...' diye geçirdi içinden Bill. Mektupta anasının başka adama kaçtığı, babasının kahrından ayyaş olup öldüğü yazıyordu.
Bill birasını yudumlarken kararını haftaya vermeye yemin etti.
***
"Duydunuz mu? Bahçıvan Bill Remmer küçük bir kıza bakmaya başlamış!"
Hizmetlilerin dinlenme odasına bir hizmetçi heyecanla daldı.
"Kız mı? Bay Remmer mı? Aslan ya da fil beslese daha mantıklı gelirdi."
Bill Remmer, Herhardt malikanesinin yirmi yıllık bahçıvanıydı. Sert mizacına rağmen çiçek yetiştirmekteki dehası sayesinde kimse ona dokunamazdı. Düşes Norma ona orman kenarında müstakil bir kulübe bile vermişti. Kendi halinde, ağaçlarıyla yaşayan bu adamın bir kız büyüteceği haberi herkese saçma geliyordu.
Ta ki bir hizmetçi camdan dışarıyı işaret edene kadar.
"Aman Tanrım, doğruymuş! Bakın oraya!"
Herkes cama üşüştü. Bill Remmer bahçede eğilmiş çalışıyor, o küçük kız da hemen arkasında onu takip ediyordu. Kızın altın rengi örgü saçı, yürüdükçe bir sarkaç gibi sallanıyordu.
Bill ise soranlara hep aynı cevabı veriyordu. "Daha karar vermedim. Öylece bırakamadım işte, bakacağız."
Bahar yaza dönerken, Leyla Lewellin malikanenin kalıcı bir parçası haline gelmişti bile.
"Bence biraz boy atmış." dedi Aşçı Mona Ana gülerek. Leyla ormanda çiçeklerin arasında kaybolmuştu.
"Hala çelimsiz." diye terslendi Bill.
Mona Ana kafasını salladı. "Bill Remmer, çocuk bu; senin çiçeklerine benzemez. Öyle bir günde büyümezler. Al, dün akşamki çay partisinden kalan kurabiyeleri Leyla’ya götür."
Bill tatlıyı sevmezdi ama Leyla için olanı aldı. "Ona yeni kıyafetler almalısın Bill. Kızın eteği dizlerinin üstüne çıkacak neredeyse."
O sırada Mona Ana çığlığı bastı. "Ay bak hele! Şuna bak!"
Leyla, peşinden koştuğu kuş ağaca konunca bir sincap çevikliğiyle ağaca tırmanmaya başlamıştı.
"Ağaca tırmanma yeteneği var herhalde." dedi Bill istifini bozmadan.
"Bill Remmer! Kız resmen yabani bir hayvan gibi büyüyor, Allah seni bildiği gibi yapsın!" diye çıkıştı Mona Ana. Ama Bill sadece camdan izledi. Leyla ince bir dala tünemiş, kuşların oyununu izliyordu. Bu çocuk dünyayı merak ediyordu; çiçeği, böceği, her şeyi...
Akşam Bill onu eve çağırdı. "Hazırlan, şehre iniyoruz. Sana üst baş alacağız."
“Ha? Amca?”
“Öyle şaşkın şaşkın bakma. Çarşıya ineceğiz, sana üst baş alacağız.” Bill öksürerek ensesini huzursuzca kaşıdı. “Dük Herhardt yakında burada olur. Onu bu halinle karşılaman biraz tuhaf kaçar.”
“Dük mü? Bu mülkün sahibi olan kişiyi mi diyorsun?”
“He ya. Okul tatili geldi, döner yakında.”
“Tatil mi? Dük okula mu gidiyor?” Leyla kaşlarını çatıp kafasını yana eğdi. Bill, çocuğun darmadağın saçlarını okşayarak gülümsedi.
“Dük dediğin daha on sekiz yaşında, mecburen okula gidecek.”
"Ne? On sekiz mi?!"
Çocuğun o şaşkın halini gören Bill’in kahkahası daha da yükseldi. Nasırlaşmış parmak uçlarıyla kızın kabarık saçlarını okşadı. Elleri ne kadar sertse, çocuğun saçları da pamuk gibi yumuşacıktı.
***
Carlsbar istasyonunda, başkentten gelen tren perona yanaşmıştı.
Bekleyen hizmetliler istasyonun özel mülk alanına doğru ilerlediler. Tam onlar tek sıra halinde dizilmişken; uzun boylu, ince yapılı bir delikanlı perona adımını attı.
"Hoş geldiniz, Küçük Bey."
Kahya Hessen’in o dostane selamıyla birlikte, diğer tüm hizmetliler de bir anda başlarını çocuğun önünde saygıyla eğdiler. Matthias, bu selamlamalara konuşmadan, sadece dik ve zarif duruşunu bozmayan hafif bir jestle karşılık verdi. Pembe dudaklarında ne çok geniş ne de çok donuk, tam kıvamında bir gülümseme vardı.
Matthias birkaç adım atmadan, Herhardt malikanesinin hizmetlilerinden kimse yerinden kıpırdamadı. Kalabalığın arasındaki insanlar, genç efendiye yol açmak için hızla geri çekildiler. Matthias, adımlarını hiç yavaşlatmadan peronu boydan boya hızlıca geçti.
"Fayton mu?" İstasyondan çıkıp kendisini bekleyen arabayı görünce yüzünde müstehzi bir gülüş belirdi.
"Ah... Evet efendim. Hanımefendi otomobillere pek güvenmiyor da."
"Biliyorum. Büyükanneme göre otomobiller; tahammül edilemez derecede kaba ve tehlikeli birer demir yığınından ibaret."
"Özür dilerim efendim. Bir dahaki sefere—"
"Gerek yok. 'Klasik' şeyler fena değildir. Arada bir."
Matthias, kendinden emin bir tavırla faytona bindi. Uzun kollarından ve bacaklarından süzülen hareketleri yavaş ama sarsılmazdı.
Araba, kalabalık alışveriş caddelerinden ve meydandan geçerken giderek hızlandı. Matthias'ın bagajları ise üzerinde altın bir arma kazınmış olan bu faytonun arkasından gelen ayrı bir vagonla, uzaklara doğru onu takip ediyordu.
« Tanıtım Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder