Eat Run Love - 97. Bölüm (Final)

[Ek Bölüm 3] Işığa inanır mısın?


Ding Zhitong bunu söylediğinde, körü körüne bir özgüvenden değildi; daha çok düğünü planlama sürecinde Gan Yang’la birlikte, başkalarının düğünlerde ağlayıp sızlamasını ne kadar abartılı bulduklarını düşündükleri içindi.

İkisi de çiçek duvarlar, romantik müzikler, masalsı dekorasyonlar gibi şeyleri hiç sevmiyordu. Organizatöre ve nikâh memuruna tekrar tekrar söylemişlerdi: duygusal anlar istemiyoruz, abartı istemiyoruz. Ailelerine de özellikle rica etmişlerdi: geleneksel oyunlar ya da kapı kapatma gibi şeyler çok abartılmasın, sadece gerekenler yapılsın. Onlar sadece sade bir şekilde evlenmek istiyordu.

Aslında o an Song Mingmei’nin hissettikleri de Ding Zhitong’unkilerle çok benzerdi.

Boşanma işlemlerini hallettikten sadece birkaç ay sonra Deng Boting evlenmişti. Muhtemelen gelin hamileydi; düğün yapılmamış, sadece kırmızı fon ve beyaz gömlekli bir düğün fotoğrafı paylaşılmıştı. Birileri özellikle bu fotoğrafı Song Mingmei’ye göndermişti, onun nasıl tepki vereceğini görmek istemişlerdi.

Ama Song Mingmei bu güne kadar hiçbir tepki göstermemişti. Ding Zhitong’a şöyle deyiverdi: “Şimdi tek istediğim şey, sade bir aşk yaşamak.”

“Yani, gerçekten başladı mı?” diye gülümsedi Ding Zhitong.

Song Mingmei başını salladı.

“İlk kim açıldı?” diye sordu Ding Zhitong merakla.

“Hatırlamıyorum, ikimiz de hissediyorduk galiba.” diye yan çizdi Song Mingmei ama yüzündeki gülümseme her şeyi ele veriyordu.

Ding Zhitong bir proje sunumunun başarıya ulaşmış hali gibi gururla, “Seni tanıştırdığım ‘uzman’ gerçekten harika biri değil mi?” dedi.

Ama Song Mingmei duraksadıktan sonra konuştu. “Biliyor musun? Ben hep güçlü insanlara hayranlık duyduğumu söylerdim. Ama birlikte biraz zaman geçirince, beni etkileyen asıl şeyin onun ne kadar güçlü olduğu olmadığını fark ettim.”

“Peki neydi?” diye sordu Ding Zhitong merakla.

Song Mingmei doğrudan yanıt vermedi, konuyu bambaşka bir yere çekti: GameStop olayına.

Bu konuyla ilgili bir video hazırlamak için ABD finans dünyasında on yıllardır çalışan birçok deneyimli kişiyle röportaj yapmıştı. Hiçbiri Qin Changqian’dan aşağı kalır insanlar değildi.

Başta, internetin her yerinde “küçük yatırımcılar Wall Street’i yendi” deniliyordu. Sonra işler tersine döndü; bazıları bunun bir aldatmaca olduğunu, perde arkasında yine büyük sermaye sahiplerinin olduğunu söylemeye başladı. Derken aracı kurumlar o hisse senedinin satışına kısıtlama getirdi: sadece satılabiliyor, satın alınamıyordu. Küçük yatırımcıların iletişim kurduğu forumlar kapatıldı. Hisse senedi hızla düşmeye başladı. Bazıları da bu durumu “kapitalistlerin sinirlenip masayı devirmesi” olarak yorumladı. Hem hakem, hem oyuncu, hem de spiker olarak sahnede olan yine aynı güçtü.

Ama o alandaki gerçek kurtlara göre işin özü bambaşka bir şeydi.

Song Mingmei’nin röportaj yaptığı kişiler arasında, ikincil piyasa üzerine uzmanlaşmış biri de vardı. Ona, işin işlem mekanizması açısından analiz yaparak bunun klasik bir short squeeze’e çarpan gamma etkisi olduğunu anlattı.

Sonraki işlem kısıtlamaları, interneti kesmeler, Bloomberg’in profesyonel "aklama" çabaları da aslında bazı açığa satış kurumlarının çıkarlarını korumak için değildi. Sonuçta yine 2008'deki gibi, biri kazanınca herkes kazanmıyor ama biri zarar edince zincirleme bir reaksiyon başlıyor. Bu da eski ama her zaman geçerli bir mantık: “Büyükse batamaz.” Çünkü batarsa, domino taşları gibi hepsi devrilir.

Aynı şeyler daha önce de olmuştu, gelecekte de olacaktı.

Bir diğeri ise Song Mingmei’nin G Bankası özel proje ekibinden eski bir iş arkadaşıydı. Makro ekonomi konusunda uzmandı. Ona, bu seferki bireysel yatırımcılar ile kurumsal yatırımcılar arasındaki savaşın aslında bir toplumsal sorun olduğunu söyledi. Konuyu biraz da dedikoduyla süsleyerek, pandemiden beri New York ofisindeki MD’lerin ve ortakların evden çalıştığını anlattı; yakındakiler East Hampton’daki yazlıklarına, uzak olanlarsa en azından Florida’ya gitmişti. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar ise boş gökyüzü ve denizden ibaretti.

İnsanlar arasındaki mesafe artık hayatla ölüm arasındaki fark kadar büyüktü. Enfekte olanlar, her gün işe gitmek zorunda olan işçilerdi; ölenler ise sağlık sigortası bile olmayan fakirlerdi. İşte bu yüzden birçok bireysel yatırımcı yardım paralarını alır almaz her şeyi ortaya koyup, hiçbir şeyi umursamadan Wall Street’e kafa tuttu. Ama neye yarar? Bu kadar sert dalgalanmalar içinde profesyonel traderlar bile %100 emin olamazken, kazananların hiçbir deneyimi olmayan bireysel yatırımcılar olması mümkün değildi.

Bu insan doğasının çürümüşlüğü müydü? Yoksa ahlakın çarpıklığı mı? Aracı kurumların risk kontrolünde başarısızlığı mıydı, yoksa tüm piyasanın yapısal bir açığı mı? Her halükârda, sonunda kazanan hep azınlık oluyor, çoğunluk ise çaresizce bedel ödüyordu.

Aynı şeyler daha önce de olmuştu, gelecekte de olacaktı.

Nitekim iki ay bile geçmeden, iki uzmanın söyledikleri gerçekleşti. Ding Zhitong’un düğününden bir gün önce, piyasada yine büyük bir olay yaşandı.

Bill Hwang adında bir Koreli, bir Japon aracı kurum üzerinden Çinli hisseleri al-sat yaparak yatırım yapmıştı. Yine yüksek kaldıraçla işlemler yaparken, Çin konseptli hisseler ani bir düşüş yaşayınca zincirleme şekilde pozisyonları patladı ve insanlık tarihindeki en büyük bireysel günlük kayıp rekorunu kırdı.

“Peki Qin Chang ne dedi?” Ding Zhitong, tüm bu içyüzün zaten ortaya döküldüğünü düşünerek, akıl hocasının daha özel bir yorum getirmesini bekledi.

Song Mingmei ise o anı hatırlıyormuş gibi gülümsedi. “Her şeyi anlıyordu ama yine de geleceğe inanmak istiyordu.”

Ding Zhitong bu kadar sade bir yanıt beklememişti.

O anda aklına yıllar önce New York metrosunda zaman makinesi yapmak için para toplayan evsiz adam geldi. Rasta saçlı Jamaikalı adam ona yaklaşmış, “Haklısın, gelecek gerçekten iyi değil.” demişti. O zamanlar o da böyle düşünüyordu.

“Çok aptalca ve safça değil mi?” Qin Chang’ın kendine böyle takıldığını hatırlıyordu.

Song Mingmei bir süre sessiz kaldı, sonra başını sallayıp ona baktı. “Belki eskiden öyle düşünürdüm, ama artık her şeyi görüp anladıktan sonra bile saf kalabilmenin en kıymetli şey olduğunu düşünüyorum.”

Ding Zhitong bu söze hayran kaldı.

Eskiden, daha erken tanışsalardı ne güzel olurdu diye onların adına üzülmüştü. Ama şimdi anlamıştı: Onlar aslında en doğru zamanda tanışmışlardı. Erken ya da geç diye bir şey yoktu.

Zaman su gibi akarken, düğünün atlanamayan ritüelleri birer birer yerine getirildi: gelin alma, kapı kapatma, çay töreni.

Tek başına yaşadığı daire bir anda kalabalıklaştı. Her köşeden insanlar gelip geçti, tanıdık ama bir o kadar da yabancı yüzlerle karşılaştı.

Yulin, kapıda çay sunan çocuk olma görevini üstlenmişti. Ultraman maskesi takmış, etrafta koşturup duruyordu.

Biri internetteki esprili bir repliği ona sordu: “Sen ışığa inanıyor musun?”

Yulin bu lafı taklit ederek herkese sormaya başladı: “Sen ışığa inanıyor musun?”

Çoğu kişi internetten alışıldık cevabı verdi “Dünyada Ultraman diye bir şey yok.”

Ama damat diz çöküp ona baktı ve şöyle dedi: “Tabii ki inanıyorum.”

Sonra sağdıçlardan Wang Yi’yi çağırdı, ona en küçük eylem ilkesini anlattırdı: Evren aslında fotonlardan oluşur.

Wang Yi, gelin tarafına döndü. “Taslak kâğıdı var mı? Bir çizim yapayım...”

Ding Zhitong, Yulin’in muhtemelen bir daha Ultraman’a aynı gözle bakamayacağını düşündü.

Nihayet Gan Yang’ı gördü. Üzerinde ütüsü tam bir smokin vardı, elinde ona getirdiği gelin çiçeği... Onun bugüne kadar gördüğü en iyi haliydi. Bu kalabalığın içinde kendini en yabancı hisseden tek kişi gibi geldi; dışarıdan sakin görünmeye çalışsa da, içten içe sadece bugünü nasıl atlatacağını düşünüyordu. Tek eksik şey, yemin metnini hâlâ yazamamış olmasıydı.

Gan Yang onu kucağına alıp evden çıkardı, birlikte asansöre bindiler. Gelinliği aslında oldukça sadeydi, eteği de çok geniş değildi ama yine de başkasının onlarla binmesine izin vermedi, arkadakilere, “Yer yok, siz diğer asansörü bekleyin.” dedi.

Asansör kapısı kapandığında, onun elinin titrediğini fark etti. Kulaklarına eğilip “Çok heyecanlıyım...” dedi.

Ding Zhitong rahat bir nefes aldı, boynuna sarılıp gülümsedi ve fısıldadı. “Kaçalım mı ne dersin?”

Ama Gan Yang kesin bir şekilde başını salladı, onu biraz daha sıkı tutarak konuştu “Sakın aklından bile geçirme. Daha sana söyleyeceklerim var.”

Ding Zhitong içinden, “Eyvah.” dedi. Bu adam belli ki hazırlanmıştı. Oysa onun yemin metni hâlâ hazır değildi!

Bunun dışında her şey yolunda gitmişti, tüm adımlar onların istediği gibi sade ve akıcı şekilde ilerlemişti.

Tören akşam yapıldı. Ding Zhitong, dinlenme odasında birkaç satırdan oluşan sade bir taslak yazarak ezberledi. Ama babasının koluna girip çiçekli yol boyunca yürümeye başladığında, gitarla çalınan “Can’t Help Falling in Love” melodisi duyulduğunda ve Gan Yang’ın ona baktıktan sonra başını çevirip gözlerini sildiğini gördüğünde... az daha ağlayacaktı. İçinden, umarım makyöz Song Mingmei’nin dediğini dinleyip tamamen suya dayanıklı makyaj yapmıştır, diye geçirdi.

Bu kısa bir şarkıydı, çok uzun olmayan bir yürüyüş oldu. Onun karşısına geldiğinde, el ele tutuştular.

“Ding Zhitong,” dedi, gözlerinin içine bakarak. “ilk tanıştığımız zamanı hatırlıyor musun?”

Kadın başını salladı. Etraftaki müzik, ışıklar ve konuklar bir anda uzaklaşmış gibiydi; sanki dünyada sadece ikisi yüz yüze duruyordu.

“O zamanlar ikimiz de çok farklıydık, birbirimizi pek tanımıyorduk.” diye konuşmaya devam etti. Yüzünde bir tebessüm vardı ama gözleri hafifçe kızarmıştı. “O zamanlar hiçbir şeyden anlamıyordum, sadece sana tekrar tekrar benimle koşuya çıkmak isteyip istemediğini soruyordum. Neyse ki beni küçümsemedin ve kabul ettin. O andan itibaren birlikte sevgiyi öğrenmeye başladık, birbirimize uyum sağlamayı, birlikte yaşamayı. Hep sana söylemek istemiştim; seni tanımak ve seninle birlikte olmak, hayatımın en büyük şansıydı.”

Kadın da onunla birlikte gülümsedi, gözleri yaşla dolmuştu.

“Sonra ayrıldık... Bu hem kapitalizmin hem de benim yeterince güçlü olmamam yüzündendi.” Adam kendine takılır gibi konuştu ama gülümsemeyi de kesti. “O zamandan sonra hep geçmişi özledim, her şeyin başına dönmeyi istedim. Ta ki seni yeniden görene, seni yeniden tanımaya ve bu yıllar boyunca tek başıma nasıl bir yol yürüdüğümü sorgulamaya başlayana kadar. O zaman fark ettim ki, sen aslında hiç gitmemişsin. Her ne kadar birlikte olmasak da, birbirimize daha çok benzemeye başlamışız. Bu son bir yılda birçok sınavdan geçtik, hayalini kurduğumuz şeyleri gerçekleştirdik, geçmişte verdiğimiz sözleri yerine getirdik. Gelecekte de mutlaka daha pek çok şey olacak ama bilmeni istiyorum ki, artık ikimizde de yeterince güç ve inanç var. Tek dileğim, seninle birlikte koşmaya devam edebilmek. Hep birlikte... sonsuza dek birlikte koşmak.”

“Gan Yang...” diye karşılık verdi Ding Zhitong. Onun elini sıkıca tuttu. Dinlenme odasında yazdığı her şeyi unutmuştu. Sadece onun söylediklerine odaklanmıştı. “Biz ilk tanıştığımızda, ben hep dünyada çoğu insanının sevgisiz olduğunu düşünürdüm. Ama sen sabırla beni o kabuğumdan çıkardın. Bana kendimi sevmeyi, başkaları tarafından sevilmeyi ve başkalarını sevmeyi öğrettin. Evet, sonrasında ayrıldık, birçok yanlış kararlar da aldık ama seni tekrar gördüğümde, seni yeniden tanımaya başladığımda ve kendi başıma geçirdiğim yılları gözden geçirdiğimde anladım ki... sen aslında hiç gitmemişsin. Her ne kadar birlikte olmasak da, birbirimize daha da benzemişiz...”

Kadın onun sözlerini neredeyse birebir tekrarladı. İkisi de birbirine bakarak gülümsedi ama yine de gözleri yaşla doluydu.

“Bu son bir yılda,” diye devam etti. “birlikte birçok zorluktan geçtik, hayalini kurduğumuz şeyleri başardık, geçmişte verdiğimiz sözleri yerine getirdik. Gelecekte de elbette başka şeyler olacak. Ama bilmeni istiyorum ki, ben seninle birlikte koşmaya devam edeceğim. Hep birlikte... sonsuza dek birlikte koşacağım.”

Gece çöktü. Düğün yemeğinin coşkusu konuklar dağılana dek sürdü. Onlar ise salonun köşesinde yan yana oturuyorlardı.

“Böylece bitti...” diye iç geçirdi Gan Yang. Başta çok garip geçeceğini düşündüğü düğün gerçekten sona ermişti ve şimdi buna biraz üzülüyordu bile.

Ding Zhitong da aynı fikirdeydi ama oldukça yorulmuştu. Başını onun omzuna yaslayarak, “Nihayet eve dönebileceğiz.” dedi.

Gan Yang sordu. “Ama kimin evine?”

“Taş-kağıt-makas yapalım mı?” diye önerdi kadın.

Beş saniyede sonuç belli oldu.

Gan Yang şikâyet etti. “Neden hep sen kazanıyorsun?!”

Ding Zhitong kahkahayla güldü. “Senin hep önce makas, sonra kâğıt seçtiğini bilmiyor musun?”

Gan Yang iç geçirdi. Sonra bir şey hatırlamış gibi, “Hay aksi, sabah bulaşıkları yıkamamıştım...” dedi ve yerinden kalkıp onu kucaklayarak dışarı çıktı.

“Bu kadarı da fazla ama!” diye karşı koydu Ding Zhitong. Ama sonra o da kollarını sıkıca onun boynuna dolayarak gülümsedi.

Başta bu gerçekten komikti. Bunca yıl geçmişti ama bu adam hâlâ aynıydı. Sonra içi rahatladı, çünkü bunca yıl geçmesine rağmen bazı şeylerin hiç değişmemesi güzel bir duyguydu.

O an yine New York metrosundaki Jamaikalı adamı hatırladı. Eğer zaman makinesi için bağış kampanyası başarıya ulaşsaydı... Eğer geçmişe dönebilseydi... 2007 yılının Ithaca’sına dönüp o zamanki kendine şöyle derdi: “Korkma, sev. Cesur ol.”

2008 yılına, metroda oturan hâline gidip de şöyle fısıldardı: “Gelecek... aslında çok güzel.”


— SON —

Yorumlar